Johnny Is My Best Friend

Maalesef ki çok kötü bir huyum var. Film izlediğim vakitler bana hiç boş gelmez, bütün boş vaktimi de film izleyerek geçiririm. Asosyal manyaklar gibi oturup izlenmeyecek filmleri de izlemekten bahsetmiyorum. Öyle düşük bütçeli bilim kurgulardan, CGI kullanılmayan sağdan soldan ketçap fırlayan seri katil filmlerinden ya da 80’lerde çekilmiş bir ailenin tatile gittiği komedilerden bahsetmiyorum tabi ki. En boş vaktimde en fazla Hollywood komedileri falan izlerim.

Geçen bir filmin fragmanına denk geldim. James Franco’nun The Disaster Artist filmi. James Franco’yu severim. Yakışıklı çocuk olarak girdiği sinema dünyasında farklı ve alternatif işler yaparak adını duyurmaya devam etti. Disaster Artist de geniş oyuncu kadrosuyla dikkatimi çekti. The Room adlı bir filmin yapım aşamasını ve hikayesini anlatan bir nevi filmin belgeseliydi.

Şöyle bir şey var ki ben The Room’u izlememiştim. Belgeseli çekildiğine göre bu önemli bir film olmalıydı ve ben bu tip filmleri bilirdim. Hemen The Room’u araştırmaya koyuldum. Imdb’ye baktım, filmin puanı 3,6. “Allah Allah” dedim kendi kendime. Tamam bazen çok güzel filmler 7 puanın altında alabiliyor bu çok da hayati bir kriter değil. Ama 3,6! İşte bu gerçekten o filmin berbat olduğunu gösterir.

Ardından birkaç yerde bir şeyler daha okudum film hakkında. Tek iyi cümle kurulmamıştı. Söylenen tek güzel şey “So bad it’s good” kategorisinde olduğuydu. Yani Türkçe mealiyle film “o kadar kötü ki çok iyi.” Hatta kötü filmlerin Citizen Kane’i olarak anılıyor. Kötü filmleri bulup izlemek gibi bir alışkanlığım yok ancak sadece okuyarak tatmin olmayacaktım. Bu filmi izlemek zorunda hissediyordum. Bu kült olmuş işi izleyecek ardından da merak ettiğim The Disaster Artist’i seyrederek filme anlam verebiliyor olacaktım.

Bir Pazar öğleni kendime ne yapacağımın farkında değildim…

Çevirmen arkadaşın uyarısıyla başlıyordu film. “Eğer bir sinemaseverseniz ve bu filmin ne kadar kötü olabileceğini merak ediyorsanız buyurun. Fakat bir şekilde bu filme ulaştıysanız ve ne izleyeceğiniz hakkında fikriniz yoksa uzak durun” diyordu.

Gerçekten bu satırları okurken abarttığımı düşünebilirsiniz. Ben de insanların abarttığını düşündüm. Bir drama, gerçek hayatın içinde geçiyor, olağan üstü olaylar yaşanmıyor… Ne kadar kötü olabilir ki? Arkadaşlar abartmıyorum. İzleyebileceğiniz en kötü şey. Kötü doğru ifade değil aslında. Bir filmde efektler, oyunculuklar ne bileyim dekorlar kötü olabilir. Senaryo zayıf olabilir, hikaye kopuk olabilir. Bazen bunların birkaçı aynı anda olabilir. Kötü filmlere hepimiz denk geliyoruz. Çok iyi dediğimiz filmlerde bile mantık hataları olabiliyor.

Hatta çok iyi senaryolardan kötü filmler çıkabiliyor. Fakat sizi temin ediyorum The Room bunların çok çok ötesinde. Şöyle bir bilgi vereyim; bu filmi dağıtım için utanmadan Paramount Pictures’a gönderiyorlar. Paramount normalde 2 hafta içinde olumlu/olumsuz yapımcıya dönerken bu filme 24 saat içinde red cevabı veriyor. Buna karşın film kült kategorisine girmiş durumda, ara ara sinema salonlarında gösterime giriyor ve biletler anında tükeniyor. Filmdeki karakterler gibi giyinen seyirciler, film boyunca her sahnede bir ritüelcesine hep bir ağızdan diyalogları tekrarlıyorlar. Yani bir nevi Star Wars etkisi diyebiliriz. Tabi ki tersten.

Bu filmin altındaki dehayla başlayayım(!) Tommy Wiseau. Mezardan çıkıp gelmiş görünümlü, Amerikan güreşçilerini andıran bu arkadaş; filmi yazmış, yönetmiş ve oynamış. Gerçek hayatında da uzaylı gibi gezdiği söylenen Wiseau’nun nereli olduğu, o garip aksanının nereye ait olduğu, Amerika’ya nerden geldiği ve filmi çekmek için 6 Milyon Doları nasıl sağladığı konusu hala bir bilinmez. Evet 6 Milyon Dolar! Neredeyse tek planda geçen ve bir tane bile profesyonel oyuncunun olmadığı bu filme 6 milyon harcanmış. Bunun bir milyonu ile çekilen şahane bilim kurgular biliyorum ama bu filmi de herhangi bir filmle kıyaslamak doğru olmaz.

Film basitçe anlatmak gerekirse; bir bankada muhasebeci olarak çalışan Johnny ve uzatmalı sevgilisi Lisa hakkında. Lisa, Johnny ile evlilik sürecinde iken, Johnny’nin en yakın arkadaşı Mark’a aşık oluyor, yatıyorlar ve olaylar gelişiyor. Gelgelelim ki olay bu kadar basit değil. Filmin en başında olabilecek en yüzeysel şekilde mutlu bir ilişki profili görüyoruz. Film bunu Johnny’nin sevgilisine çiçek almasını göstererek anlatıyor. Film boyunca da her şey olabilecek en yüzeysel şekilde resmediliyor zaten.

Johnny işten dönüyor ve Lisa’yla oturuyorlar. Diyaloglar sanki ilkokuldaki student’s book İngilizce kitaplarımızdan okunuyor gibi;

-Nasılsın?

-İyiyim.

-Terfini aldın mı?

-Hayır.

Gibi üzerine zerre düşünülmemiş diyaloglarla örülü film. Bir anda kapı çalıyor ve daha önce görmediğimiz Denny isimli karakter adeta bir sit-com karakteriymişçesine çıkageliyor. “Merhaba Denny şu anda müsait değiliz” diyorlar ve odalarına çıkıyorlar. Cidden Denny bu kadar görünüyor. Çiftimiz yatakta uzanıp sohbet ederken Denny bir anda yatağa atlayıveriyor. İki saniye hep beraber yastık savaşı yapıyorlar, üçüncü saniyede “Denny şu an başbaşa kalmak istiyoruz” diyorlar ve Denny “peki” diyerek sahneden çıkıyor. Denny kim? Neden geldi? Neden yatakta? 18 yaşında bir çocuk olan Denny’yi neden 30 yaşında adam oynuyor? Bu soruların cevabı hiçbir şekilde verilmiyor. Film boyunca da böyle gariplikler izleyeceğinizi oradan anlıyorsunuz.

 

Çiftimiz konuşurken bir anda bir müzik sekansı eşliğinde sevişmeye başlıyor. Bu geçiş adeta pornolardaki gibi. Arkadan “You are my rose” cümlesinden başka sözü olmayan bir şarkı çalıyor, çiftimizden “yam yumm” şeklinde sesler geliyor. Johnny film boyunca olduğu gibi öksürükle karışık “ehe ehe” şeklinde garipçe gülüyor. Film boyunca bütün sevişme sekansları da aynı açıdan ve benzer şarkılarla aynı şekilde çekiliyor.

Sonra bir bakıyorsunuz aradan günler geçmiş, bir anda Lisa’nın annesi gelmiş, Lisa’yla konuşuyor. Lisa, “Johnny beni dövdü” diye yalan söylüyor, ondan ayrılacağını anlatıyor. Annesi “o sana bakıyor kaçırma bu çocuğu” diyor. Lisa cevaben “seninle konuşmak istemiyorum” diyor. Annesi “kanser oldum” deyip evden gidiyor. Filmde ne bir zaman kavramı var ne de karakterlerin kim olduğuna dair bir ipucu. Örneğin filmin ilk yarısında psikolog olarak gördüğümüz Peter’ın filmin ikinci yarısında başka bir oyuncu tarafından canlandırıldığını görüyoruz.

Yani Wiseau kamerayı açmış, napıyorsanız yapın demiş gibi.

 

Bir bakıyorsunuz aynı evde hiç görmediğimiz iki karakter sevişiyor. Bir bakıyorsunuz apartmanın çatısında Denny bir serseri tarafından taciz ediliyor. Bir dakika geçmeden bütün karakterlerimiz çatıya ışınlanıyor ve Denny’yi kurtarıyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz top oynamaya gidiyorlar. Top oynamak istemeyen olursa bütün ekip kollarını yanda açıp kapatarak “chicken chip chip chip” diye gıdaklıyorlar. Çok garip gerçekten ifade edemiyorum bu absürtlüğü. Yani filmde olan sahnelerin hiçbirinin filmle bir ilgisi yok.

Mark’ı ne hikmetse Johnny evde olmadığında sık sık, Johnny’nin evinde görüyoruz. Lisa onu ayartmaya çalışıyor. Mark kararlı bir şekilde “o benim en iyi arkadaşım” diyor. Ulan adam yok sen napıyosun o evde? Bir dakika sonra garip bir şarkı eşliğinde sevişiliyor. Bir dakika sonra Johnny ile top oynuyorlar. Kahve içmeye gidiyorlar. Johnny ve Mark arasında tam olarak şu konuşma geçiyor. Dünyanın en kopuk ve anlamsız konuşması;

J-Banka yeni bir müşteri buldu çok para kazanacak

M-Kim bu müşteri

J-Sana bunu söylemem, bu gizli bir bilgi

M-Yani, bana da mı söyleyemezsin?

J-Eee neyse seks hayatın nasıl gidiyor?

(Ardından konuşma bitmeden kalkıp gidiyorlar)

 

Düğün oluyor, smokinlerle top oynuyorlar. Herhangi bir şekilde düğün sahnesi görmüyorsunuz. Ordan doğum gününe geçiyorsunuz. Lisa insanları “hadi hava alalım” diyerek evden çıkarıyor, millet kapının önündeyken evde Mark’la sevişiyor. Johnny ile Mark kavga ediyorlar, Mark yere düşüyor. Johnny özür diliyor. Sonra bir daha kavga ediyorlar. Tüm bunlar birbiri ardına oluyor.

 

En son Lisa, Johnny’yi aldattığına dair annesiyle konuşuyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki Johnny meğersem evdeymiş. Her şeyi duyuyor fakat tepki vermiyor. Diyor ki bunu kaydetmeliyim. Salona dinleme cihazı koyuyor. Ardından Mark’la ormanda koşu yapıp, top oynuyorlar. Arada yine garip şeyler oluyor. Bir gün Johnny bunalıma girip kendini duşa kitliyor. Lisa, gelecekteki eşine neden orada olduğunu sormak yerine Mark’ı arayıp “sana aşığım sana geleceğim” diyor. Mark da 38. kere “Johnny benim en iyi arkadaşım beni ayartma” diyor. Aradan 20 sn. geçtikten sonra Mark “Bedenini istiyorum” kıvamına geliyor. Johnny duştan çıkıyor, Lisa, olayı itiraf ediyor ama bu Johhny’ye yetmiyor. Gidip dinleme cihazını getiriyor. Aylardır tek bir kasetle kayıt yapan cihaz tak diye son konuşmaları çalmaya başlıyor. Johnny deliriyor, Lisa umursamayıp Mark’a gidiyor (Aşka bak!) Johnny bütün evi özenle dağıttıktan sonra ağzına silah sıkmak suretiyle canına kıyıyor. Lisa ve Mark geliyor. Mark en iyi arkadaşının kafasını okşuyor. Lisa “ölmüş mü diyor?” Mark elindeki kana uzunca baktıktan sonra arkadaşının ölmüş olduğunu anlıyor ve “ölmüş” diyor. Lisa “siktir et bence daha iyi oldu önümüzde engel kalmadı” diyor. Mark delleniyor “senin yüzünden en iyi arkadaşımı kaybettim” diyor. Sonra el ele evden çıkıyorlar.

Anlatım bozukluklarımı ve neden böyle yazdığımı filmi izlediğinizde anlayacaksınız. Ben bu filmi kelimelerle ifade edebilecek, anlatabilecek bir babayiğit bulursam alnından öperim. Özellikle mi kötü çekilmiş, yoksa bu kötülük tesadüf mü bilemiyorum. Fakat absürt hiçbir şey içermeden baştan sona absürt, hayatın içinden karakterler içermesine rağmen nasıl bu kadar olağan dışı olabildiğini uzunca tartışmak gerek bu filmin. Bu normallik, her şeye olağan bakan ve her daim sakin kalabilen karakterler ve filmdeki o absürt atmosfer sizi bir noktada rahatsız etmeye başlıyor.

En yakın arkadaşı tarafından aldatılan adamın hiçbir şey olmamış gibi onunla top oynuyor olması sizi geriyor. Ama gelin görün ki bunlar hayatın içinde olan şeyler. Belki de film hayatın içindeki bu öğeleri normalleştirmemize bir eleştiri yapıyor diyeceğim ama bu filmin böyle bir şey yapacağını da hiç sanmıyorum.

Kameraya bakıp göz kırpılan sit-comlar gibi her dakika kapıyı çalan lafını söyleyip çıkan karakterler, hiçbir şey anlatmayan bir hikaye, Elementary seviyesinde İngilizce ile yazılmış diyaloglar, bu diyalogları Gerçek Kesit’teki gibi sanki kağıttan okuyormuşçasına konuşan, uzaylı duygusuzluğundaki oyuncular… Bir flulaşıp bir netleşen görüntüler. Alakasız sahne geçişleri. Gerçekten de oyuncusu, yönetmeni, set ekibinden birisi de çıkıp biz ne yapıyoruz dememiş ya. Bu filmde emeği geçenlerin Allah belasını versin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir