Joaquin Phoenix: Hayal mi Gerçek mi?

Geçtiğimiz yılın hak ettiği değeri görmeyen filmlerinden biri; You Were Never Really Here. Maalesef bu Amerikan bağımsızları ülkemizde, sadece festivallerde gösterilip vizyon görmediği için ilgi çekmiyor hatta gözden kaçıyor. Mutlaka ki bir izleme listeniz olmalı ve bunu güncel olarak takip etmelisiniz.

Filmin çok tanıdık bir yönetmeni var; Lynne Ramsay. Kendisi 2000’li yıllarda benim en beğendiğim filmlerden biri olan We Need to Talk About Kevin’ı senaryolaştırmış ve yönetmişti. Aradan geçen altı yıl sonunda, You Were Never Really Here ile senarist ve yönetmen olarak karşımıza çıkıyor yine.

Film, Jonathan Ames adlı yazarın aynı adlı kitabından uyarlama. Baş rolünde çağımızın en acayip aktörlerinden Joaquin Phoenix var. Phoenix gerçekten de tek kişilik bir şov yapıyor, aynı zamanda birkaç yıl içinde göreceğimiz Joker performansının nasıl olacağı ile ilgili de pek çok ipucu veriyor. Zaten bu performans da Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü ile taçlandırıldı. Film bunun dışında bir de en iyi senaryo ile ödüllendirildi.

Film her şeyden önce acayip rahatsız edici. Birbirine giren sesler, renk ve görüntü kullanımlarındaki seçimler, flashbackler hepsi rahatsız etmek üzerine. Bu tabii ki bir de oyunculukla harmanlanıyor. Joaquin Phoenix o kadar donuk, o kadar ruhsuz bir adamı oynuyor ki rahatsız edici bir gerilim içinde buluyorsunuz kendinizi. Özetle Phoenix bir kiralık katil, bir senatörün kaçırılan kızını kurtarma görevi alıyor ve olaylar gelişiyor. Çok klasik bir hikaye aslında ama asla sürükleyici değil.

Çünkü filmin kesinlikle tempo kaygısı yok. Herhangi bir ritmi de yok. Hatta filmin esas konusu olan şiddet de hiçbir şekilde gözümüze sokulmuyor hatta gösterilmekten kaçınılıyor. Bu seçimin alışılmış polisiye-suç filmi normlarının içinde kalmamak gayesi ile özellikle yapıldığını söyleyebilirim. Ancak standart bir seyirci için bu filmi dayanılmaz hale getirir mi? Evet kesinlikle.

Çünkü yükselmesi gereken yerlerde bilinçli düşen bu film, neredeyse hiç diyalog kullanmıyor. Ancak gelgelelim; aynı evi paylaştığı annesi dışında kimseyle neredeyse konuşmayan, eski bir savaş gazisinin sorunlu karakteri bol diyaloglu bir şekilde anlatılamazdı. Ayrıca hiçbir şekilde hiçbir şeyin cevabını vermiyor bu film. Karakterimiz çocukken babasından fiziksel-psikolojik şiddet görmüş, annesinin dövülmesini izlemiş, kendini dolaba kapatıp kendini boğmaya çalışan, savaş sebebiyle kafayı yemiş bir tip. Fakat ne gördüğü şiddeti, ne annesiyle arasındaki geçmişi, ne de savaşta ne yaşadığını görmüyoruz. Evet birkaç flashback, annenin ne kadar problemli biri olduğuna dair birkaç sahne görüyoruz fakat geri kalanları kendimiz tamamlamak zorunda kalıyoruz. Yönetmenin de eklediği birkaç öğeyle You Were Never Really Here hayal ve gerçek arasında bir yerlerde gidip-gelen Lynchvari yapım. Keza karakterin gösterilen şeylerin hiçbirini yaşamadığına ve kafasında yaşadığına dair sağlam teoriler var. Ama dediğim gibi teori. Bu açıdan filmi çok sevdim. Filmi çekmiş ancak bütün yorumlamayı size bırakmışlar. Karakterin bu hale nasıl geldiğiyle alakalı hepsi birbirine uyan parçalar veriyor size, puzzle’ınızın neye benzeyeceğine de siz karar veriyorsunuz. Filmin şiddeti göstermemekte ısrarcı oluşu bile buna bir kanıt niteliğinde. Adamların nasıl öldürüldüğünü bile kafanızda tasarlamak zorunda kalıyorsunuz.

Filmde esinlenme ya da saygı duruşu diyebileceğimiz noktalar var. Bir sıyırma hikayesi oluşu ile Taxi Driver’a, çocuk ve katil arasındaki arkadaşlık ile Leon the Professional’a, anne-oğul arasındaki ilişki ile film boyunca Hitchcock’a ve Psycho’suna ve çekiç muhabbetiyle Oldeboui’ye göndermeler var.

Kalıplaşmış şiddet ve suç filmlerinden sıkılanlar mutlaka denemeliler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir