"Enter"a basıp içeriğe geçin

İz

“Yol”un devamı…

İndiler. Çölün ortasında rüzgara tutulmuş yaprak misali yalnız ve tedirgindiler. Sol tarafları, içlerinde büyüyen belirsizlikten farksız kara bir dehlizdi sanki. Bakışları bir müddet takılı kalsa boğulabilirlerdi. Sağ tarafları ise, sınır kapısının önüne dizilmiş kamyonların farlarından yansıyan bir ışık demetiydi. Karanlığa direnen… Umut etmek için yüreklerine kırıntı kadar da olsa devam etme inancı veren…

Kız etrafına baktı. Onlarla birlikte otobüsten inen insanların yüzlerini seyre daldı. Bilinçli bir haldi bu tavır. Annesine bakamazdı. Onun perişan vaziyeti Kadir-i Mutlak’ın göğsüne yerleştirdiği yüreğini iyice ezerdi. Babasıyla gelemezdi göz göze. Kendi vasatları için giriştiği çırpınışları soluğunu kesebilirdi. Keserdi de… Emindi. Bir tek masum yüzlü kardeşinin zeytin karası gözlerini süzmek iyi gelirdi. Yapmadı ama. Sağ elini hafifçe cebinden çıkararak kasketi andıran saçlarını karıştırmayı tercih etti. Bilirdi, severdi o da.

Sınır kapısının bir kilometre paralelinde, yaşama hayali kurdukları yeni ülkenin son yokuşundan önceki dikenli tellerin önünde, son uyarılarını sıraladı baba. Kimse konuşmayacaktı. Aracıların ellerine tutuşturdukları kağıtları büyük bir sükunetle sakallı adamlara uzatacaklardı. Ve önce kardeş sonra ablası… Ve koşacaklardı hızla. Arkalarına bakmadan. Yeni ülkenin sınırında devriye atan üniformalılarla göz göze gelmemeye çalışarak. Öyle ya, sınırı kaçak olarak geçmek için gereken parayı ödemişlerdi tastamam. Bir sorun yaşanmayacaktı ama yine de tedbiri elden bırakmamak lazımdı.

Geçiş sırası kendisine geldiğinde kustu anne. Elindeki silahın dipçiğini göğsüne indiren sınır görevlisi de bağırmaya başladı aynı anda. Ağzından çıkan salyaların arasına küfür sözcüklerini sıkıştırdı. Tekmeleri, babanın sırtını sıvazladı ardı ardına. Anne ile babanın birbirine karışan gözyaşları çorak toprağa değdiğinde dile geldi kum zerreleri. Sinesinden iki filiz verdi. Aynı, komşu ülkenin sınırına ulaşmak için arkasına bakmadan koşan iki evlatları gibi. Koşar hızla…

Kız durdu. Adımlarını peşinden savuran kardeşi de malum olmuş gibi zamanın aynı lahzasında sabitledi yere ayaklarını. Ablasının yanına gitti sonra, ağır ağır. Başını göğsüne verdi. Farkındaydı belki her şeyin ama bakmaya cesaret edemedi. İçinde biriken cılız kuvveti ablasına geçirmeyi tercih etti. “İz”lesin diye. O da “İz”ledi. Yağan yağmur kestane rengi saçlarının üzerinde dans ederken, gözyaşları hüzünlü bir ezginin notaları gibi ağır ağır göz pınarlarından sıyrılmaya yüz tuttuğunda sadece “İz”ledi. Geçmişini izledi. Ve dudaklarından bir tek sözcük dökülüverdi. “Birgün…”

Yüreği eşlik etti ona. “İnsanlık kazanacak…”

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir