Sana isminle hitap etmeyeceğim sevgili çocuk bu mektubumda. Sana sadece, çocuk diyeceğim.

Merhaba Çocuk.

Hatırlıyor musun bilmiyorum ama, seni tanıyalı neredeyse on yıl oldu. Hınca hınç insan dolu kalabalıkların arasında, dolmuşların, otobüslerin, özel araçların karmakarışıklığı ve kulakları sağır eden korna sesleri arasında, mavi tabelalı bankanın önünde otururken ki halini hiç unutmam. Işıklarda, karşıdan karşıya geçerken, onca kalabalık ve gürültünün içinde, gözlerimin adeta seni arayıp bulması ve sende kalması ne tuhaf. Belki de kader bu. Tesadüf ya da. Veyahut, olması gereken. Bilemiyorum.

Yanından geçerken benden istediğin tek dal sigarayı sana uzatırken, gözlerinde gördüğüm o denizler kadar coşkun ve derin güzellik, en fazla on beş on altı yaşına rağmen seni ne de büyük gösteriyordu. Koca bir adam gibi. Yanına oturmuştum. Senle beraber yakmıştım ben de sigaramı. İlk soru ve ilk cevap, saatler sürecek bir sohbetin ilk basamağıydı:

-Neden buradasın?

-Sen neden yanımdasın?

Başka zaman olsa, soruma soruyla yanıt verilmesine kızardım. Kızmadım. Aksine, senin o gözlerindeki derin ışıltının içinden, kim bilir neler geçiyordu ve kim bilir ben senden neler öğrenecektim. Öğrendim. Sen anlattıkça, kahrolası insanlarla dolu bu dünyanın ne kadar cehenneme döndürüldüğünü öğrendim sevgili çocuk. Üzerindeki yırtık pantolonun, o sıcakta üzerine geçirdiğin çok renkli kazağın ve ayrı ayrı renklerle ayağında yarım yamalak duran ayakkabılarının içinde olan senin, çok başka bir sen olduğunu öğrendim.

Sesindeki acının, özlemin, isyanın, sevginin, tiksinmenin aynı anda ve beynimde çanlar çaldırırcasına bağıran senfoni, ilk notası yıllar önce yaşıtlarınla, onlarca yan yana sıralanmış yataklar üzerinde çekmeye başladığın ızdırabın ilk notaları ile yazıldığını mı düşünmeliydim, yoksa aslında daha doğarken yitirdiğin çocukluğunda ve annenle babanın ölüm koynunda gidişinde yazıldığını mı? Bilemedim. Ama öğrendim güzel çocuk. Daha o yaşında, bir dal sigara ile değil, seninle aynı masada, gözleri ağrıyarak seni dinleyen, seninle konuşan birine nasıl da hüzünlerini ve boşvermişliğini yasladığını öğrendim.

Geçenlerde yine o mavi tabelalı bankanın önünden geçiyordum. Yoktun. Ama biliyor musun? Senin yerinde başka bir çocuk vardı. Gözleri dalların yaprakları gibi salınan bir çocuk… Yavaşladım yanında. Yüzüme baktı. Bir dal sigara istedi. Paketi çıkarttım ve eline uzattım. İçimden yanına oturmak geldi, yapamadım. Soru sormak istedim ama soramadım. Korktum sanırım güzel çocuk. Soruma soruyla cevap verir ve bana insan olmayı, yaşamayı, acı çekmeyi öğretir diye korktum.

Henüz senin anlattıklarının kabusunu yaşarken bir gerçek kabus daha yaşayabilir miydim? Senden sonra seni hiçbir çocuğa soramamıştım oralarda. O çocuğa da sormadım. Seninle konuşmamızdan sadece bir hafta sonra ortadan kaybolmanın anlamsızlığını yaşarken, bir yerlerde acıların hafiflemiştir diye düşünmek kolayıma geldi belki de.

Sahi güzel çocuk, acıların hafifler mi senin? Senin gibi çocukların acıları hafifler mi? Bana sorduğun gibi, sana acı çektirenlere de, “Neden Buradasın?” diye soramayışının arasında, hafifleyeceğini sanmıyorum be çocuk.

Yine de, neredeysen şimdi, umuyorum ki artık acı çekmiyorsundur. Ve umarım sana uzatılan sadece bir dal sigara değil, yaşamın güzelliklerinden koparılmış bir dal çiçek olmuştur hep.

Öpüyorum mavi gözlerinden sevgili çocuk.

Hoşça kal…