Işıklar, Kamera, Rock and Roll!

Müzik ve sinema tüketimi en rahat sanat dallarından ikisi. Resim ya da heykel, bu kadar kolay görülebilen, tarihi öğrenilebilen disiplinler değil. Bu anlamda müzik ve sinema üzerine eğilmek rafine zevk edinmek isteyen biri için en kolay yöntem.

Kendi kendime öne sürebileceğim bir tez var.

Sinema seven biri için müzik de illa ki önemli durumdadır. Muhtemelen iki disiplinin de kolay elde edilebilmesinden kaynaklı bir refleks, biraz da disiplinlerin iç içe geçmesinden kaynaklı bir durum bu. Çünkü sinema tarihinde müzik ile ilgili seyir zevki yüksek, çok başarılı olan, tonla film var.

Aktarımı çok rahat olduğu için, Amerikan Sineması‘nda her zaman kendine yer bulan yapımlar oldu müzik filmleri. Keza müzisyen hayatları ilgi çekicidir ve beyaz perdeye seyirci çeker. Bir müzik adamının hayran kitlesi bu filmi görmek için salonları doldurur.

Müzik her zaman seyircinin ilgisini çeken bir yan öğe olarak yer alır. İlle biyografi olmasına da gerek yoktur; hayal ürünü bir müzisyen yaratılıp onun başarı öyküsünü hoş şarkılar ve güzel sahnelerin birleşmesiyle oluşturulan filmleri de güzelce satar Hollywood. Belgesel yaparlar, biyografik çalışırlar, müzik üzerine komedi yaparlar, drama yaparlar…

Bugünkü konumuz bu. Kısaca üzerinden geçerek tavsiye niteliğinde birkaç filmden bahsedeceğim.

Amadeus ile başlayayım.

1984 yapımı Milos Forman filmi, Wolfgang Amadeus Mozart’ın hayatından bir kesit sunuyor. 3 saate yakın süresinde bir an bile sıkmayan Amadeus, bir biyografinin mutlak olarak bebeklikten ölüme anlatılması gerekmediğini de ispatlıyor. Mozart’ın hayatı, en büyük düşmanı Salieri’nin gözünden bir başarı-başarısızlık hikayesi olarak çok boyutlu bir şekilde anlatılıyor. Böylece seyirci de Salieri’nin zulmü olmasaydı Mozart neler yapabilirdi/yapamazdı şeklinde yorum yapma şansı kazanıyor.

Baş rollerin olağanüstü performansı ve dönemi birebir yansıtmasıyla da Amadeus zamanın çok çok ötesinde bir film. Mozart gibi bir efsaneyi anlatmanız da şart değil.

Biyografik bir işle daha devam edeyim;

Walk the Line. 2005 yapımı James Mangold yapımı. Ünlü Country müzisyeni Johnny Cash’in hayatını anlatıyor. Cash, evet çok önemli bir müzisyen fakat; ne Elvis gibi “kral” olmuş, ne de Dylan gibi efsane olarak adlandırılmış bir isim. Lakin Joaquin Phoenix ve Reese Witherspoon’un mükemmel performansları ve inanılmaz akıcılığıyla Walk the Line izlendikten sonra insanı Johnny Cash hayranı yapan bir film.

Bu tip iki filmden sonra iki de belgesel ile devam edeyim.

Searching for Sugarman ve The Doors: When You’re Strange. İki belgesel de seyirciyi hiç sıkmadan deyim yerindeyse hikayesini tatlı tatlı anlatan filmler. Sugarman; dünyanın en orijinal müzisyenlerinden biri olan Rodriguez, When You’re Strange ise dünyanın en iyi gruplarından biri olan Doors hakkında. Sevene çok iyi vakit geçirten, bilmeyenler içinse çok aydınlatıcı ve öğretici olan bunu da belgesel ağırlığından uzakta, çok doğal bir dille yapan filmler.

Biyografi ve belgesel janrlarından çıkış yapıp, bunu dramaya ve kurguya çeviren filmlerle devam etmek istiyorum.

Last Days

Birincisi Kurt Cobain’in ismini değil cismini kullanabilen; Last Days. Gus van Sant, ailesinden izin alamadığı için Cobain’in adını ya da Nirvana şarkılarını kullanamadığı bir Cobain hikayesi anlatıyor. Filmin konusu da ne Cobain biyografisi, ne grunge ne de müzik. Cobain’in intihar etmeden önceki son günlerine odaklanıyor.

İnanılmaz ağır ve düşük tempolu olmasına karşın, Kurt Cobain’in psikolojisini ve onu ölüme iten nedenleri seyircinin canını sıkarak izletiyor. İzlediğim en sanatsal müzik filmlerinden biri. Film mükemmel de bir sahne içeriyor. Michael Pitt’in gitarıyla Death to Birth şarkısını seslendirdiği sahne; sanki Cobain mezardan kalkıp son bir şarkı söylemeye gelmiş hissiyatı yaratıyor.

Last Days ne kadar ağdalıysa Straight Outta Compton bir o kadar seyirlik. Rap seven herkes izlemeli. Bildiğimiz Rap olayının öncüsü NWA’in kuruluş ve yükseliş hikayesi. Oyuncuların inanılmaz benzerliği dışında; Tupac, Snoop Dog gibi efsanelere selam çakmasıyla Rap tarihine de kısa ve öz bir bakış sağlıyor film. Ciddi manada başarılı bir iş.

Biraz da alışılmışın dışına çıkan herhangi bir müzisyeni/grubu anlatmayan ancak müziği kullanan filmlerle devam edelim ve bitirelim.

Mesela Singles.

Konusu yoktur. Ancak 90’lar Seattle’ında Grunge akımının içinde geçer. Ana karakterimiz bara gider, sahnede Alice in Chains vardır. Bir sonraki sahnede Eddie Vedder çıkar karşımıza. Film boyunca Chris Cornell’i bir pandomimci olarak izleriz. Singles iyi bir film olmasa da Grunge akımına bir saygı duruşudur. Sadece müziği kullanarak dikkat çekici olunabileceğinin bir örneğidir.

Frank de böyledir. Kafasına maske takan bir ruh hastasının bir grup toplayıp müzik yapması anlatılır. Film boyunca aslında seyircinin grubun bir parçası hissetmesi sağlanır. Nasıl işlenirse işlensin başarı hikayeleri her zaman dikkat çekicidir. Frank de kullandığı öğelerle çok farklı bir film olmayı başarmıştır.

Seyircinin kendini grubun parçası hissetmesi demişken Almost Famous’ı anmamak olmaz. Hayali bir grubun turnesi anlatılır. Turne boyunca Rolling Stone dergisi için grupla söyleşi yapan çocuğun gözünden seyircinin bu hayali grupla bağ kurması sağlanmıştır. Filmde; bir rock grubunun turnede yaşadıkları, grubun dışından birinin sahiplenilmesi ve dışlanması, müzisyenlerin gel-gitli karakterleri ve dönemin atmosferi anlatılır.

Lovers Left Alive

Son yıllarda müziği en orijinal şekilde kullanan film şüphesiz ki, Jim Jarmusch’un 2014 yapımı Only Lovers Left Alive’ıdır. İki vampirin aşk hikayesi üzerinden ilerleyen filmde baş rolleri Tom Hiddleston ve Tilda Swinton paylaşırlar. Oynadıkları karakterler; Adam ve Eve yani Adem ile Havva’dır.

İnsanlık tarihinin başından beri hayatta olan karakterlerimiz, bildiğimiz çoğu şeyde pay sahibidirler. Adam klasik müzikten günümüze kadar bildiğimiz çoğu eserin ve janrın yaratıcısıdır ve günümüzde de post rock ile uğraşmaktadır. Fakat müzik yapıp denize attığı için eserler hep başkaları tarafından sahiplenilmiştir. Bu mükemmel bir metafordur.

Zaten film boyunca da zekice referansların sonu gelmez. Müzik sizi inanılmaz derecede içine çeker ve bu Yasmin Hamdan’ın “Hal” performansıyla zirve yapar. Müzik o kadar ilgi çekici bir öğedir ki bir vampir filminde bile kendine yer bulabilmiş ve o filmi başka bir şeye çevirmiştir.

Sonuçta hepimiz hayatımızın bir bölümünde Rockstar olma hayali kurmuş, müzisyenlerin ilginç yaşamlarına özenmişizdir. Bunu başaramamış ölümlüler olarak kendimizi o noktada hayal etmemizi  ya da idollerimizin hayatlarının içinde hissetmemizi sağlayan filmler hep ilgi çekici olmuş, o yüzden de müzik var oldukça bu yapımlar da var olmaya devam edecektir.

— > Sinema / Sessiz Bir Yer

— > Sinema / Deadpool 2

— > Sinema / Bir Şahsiyet Meselesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir