İnternet Dizilerinin Türeyişi ve Evrim Üzerine

Televizyon dizileri ne alemde farkında mısınız? Son yıllarda seyir kültürü açısından bambaşka bir yere gidiyoruz. Bunu görmemek için bayağı bir cahil olmak gerek. Bonanza’nın, Dallas’ın ne bileyim Mavi Ay’ın yayımlandığı televizyondan çok uzağız artık.

Artık takip edilemeyecek kıvama geldi bu iş. Her dakika yeni bir dizi başlayıp bir diğeri bitiyor, kimisi iptal ediliyor. Bunların her biri de çok başarılı işler. En yakın örnek Sense8. Acayip kaliteli ve tutmuş bir iş olmasına rağmen iptal edildi. Bu da bu piyasanın neye dönüştüğünün en büyük örneği. Tutan diziler milyon dolarlar kazanıyor. Bu dizilerin spin-off’ları çekiliyor. Sosyal medyada bangır bangır reklamları yapılıyor. Tutmayan diziler yayından kaldırılıyor, hatta tutmayacağı belli olanlar yayına sokulmadan iptal ediliyor. Çünkü insanlar yeni yapımlar bekliyor ve yeni dizilere yer açmak için çöplerin atılması gerekiyor. Arada çok sevdiğimiz diziler de gidiveriyor; bir adamın çöpü, diğerinin hazinesi olsa da bu sayede dizi sektöründe inanılmaz bir devir-daim yaşanıyor.

Her şeyden önce bir kültür oluştu bununla ilgili. Tabi ki de sektörün kurucusu ABD’den bahsediyorum. Önce dizinin reklamı yapılıyor.  Evvela ‘bilmem ne kitabı dizi oluyor’ diye haberler çıkmaya başlıyor. Dizinin prodüktörü çok ünlü bir isim. İnsanlar heyecanlanırken bir zaman sonra dizinin acayip ünlü star ismi açıklanıyor. “Kesin izlemeliyim bunu!” oluyor seyirci. Ardından set fotoğrafları derken dizinin kötü adamının ismi de duyuruluyor, o da başrol kadar büyük bir isim. Derken afişler, posterler, billboardlar… Dizinin pilot bölümü şu tarihte diye haber geliyor. ABD’de insanlar o tarihte televizyon başında, biz ertesi günü online dizi sitelerinin başındayız, çeviren Eşekherif. Milyonlarca kişi o pilot bölümü izliyor. İlk bölümü milyon dolarlar getirince kanal sahipleri daha ilk bölümden ikinci sezona onay veriyor. Bu reyting, diziye de prodüksiyon için harcanacak milyonlar demek. Yani Game of Thrones’un ilk sezonlarında göremediğimiz savaşların son iki sezondur bize sınırsız ejder, kan ve savaş olarak dönüyor oluşunun altında yatan temel sebep bu.

Bu kültür de Netflix’in hayatımıza girişiyle bir başkalaşım yaşadı. Her şeyden öte Netlix bir televizyon değil. 2000’li yıllarda online film kiralama sitesi olarak hayatına başladı. İnanılmaz geniş arşivi ve streaming kalitesiyle günden güne abone sayısını yükselten Netflix, bundan 10 yıl kadar sonra ilk orijinal yapımını (House of Cards) HBO gibi bir devin elinden satın alarak piyasaya sürdü. Ardından Arrested Development, Orange is the New Black, Marvel dizileri, Stranger Things ve unuttuğum bir dünya içerik geldi. Her biri birbirinden özgün, birbirinden farklı konulara sahip ve kaliteli işler. Zaten Netflix’in en büyük özelliği kötü denecek çok az işinin oluşu; yapımları hakkında çok titizler, işlerinde nokta atışı yapıyorlar, yaparken de ince eleyip sık dokuyorlar, kesinlikle her kesimden insanın beğenisini kazanan yapımlar üretiyorlar ve masraftan kaçınmıyorlar. Ayrıca bütün bölümleri tek seferde yükleyerek yani pilot mantığını yıkarak, yapımlarına ne kadar güvendiklerini de gösteriyorlar. Bununla beraber neredeyse her ülkeye girmeye ve potansiyel taşıyanlarda o ülkeye özgü lokal içerikler üretmeye de başladılar. Bunda da inanılmaz başarılı oldular. Örneğin Narcos’un İngilizce değil, İspanyolca çekilmesi ve bunun tüm dünyaya izletilebilmesi de buna en büyük örnektir.  Netflix bugün 100 milyona yakın aboneye ve 70 Milyar USD’ye yakın şirket değerine sahip. Biraz daha zorlarsa Disney, Universal gibi köklü şirketlere yaklaşmış olacak. Bunu da çok kısa bir sürede yapmış olacak. Sadece Netflix de değil; Hulu, Amazon Prime gibi çok ciddi rakipler de var, bunlar da ciddi sayıda içerik üretiyorlar. Bu içeriklerin hepsi de deli gibi izleniyor. Sektördeki arz-talep ne durumda buradan anlaşılıyor herhalde.

Size “bakın televizyon ne biçim oldu off” deyip bırakmayacağım. Evet rakamlar ortada fakat bunun sosyal sebepleri de var. Şimdi biraz bunlara bakalım;

Her şeyden önce sinema bir kültürdü. İnsanlar en güzel elbiselerini giyer, çoluk çocuk film izlemeye giderlerdi. Bu film izlemek eyleminden önce bir sosyal aktiviteydi. Keza insanların o dönem aynı filmleri tekrar tekrar izlemeye gittiğini, yeni filmlerin ayda yılda bir gösterime girdiğini biliyoruz. Sinemaya gitme eylemi, televizyonların evlere girdiği tek kanallı televizyon dönemlerinde de devam etti. VHS kasetlerin hayatımıza girmesi ve özel kanalların hayata girişiyle, sinema çok ufak bir titreme yaşayacaktı. Artık insanlar evlerinde film izleme günleri yapıyor; kaset alıyor, kiralıyor, kaset dükkanları açılıyordu. Bu teknoloji fazla geliştirilebilir değildi. Fakat gelecek günlerin ayak sesleriydi. Sinema salonları da teknolojinin etkisindeydi tabi. Ses sistemleri gelişiyor, dijital projeksiyon cihazları kullanılıyor, salonlar daha konforlu hale getiriliyordu. Filmler de giderek sinemada izlenmeye yönelik çekiliyor, Hollywood daha çok aksiyon filmleri üzerine yoğunlaşıyor, dijital efektler çoğalıyor, daha vurdulu-kırdılı, helikopterler ve silah seslerinin cirit attığı filmler çekiliyordu. Bu sinema endüstrisinin izleyiciye, “bakın bu filmleri evinizde izleyerek aynı keyfi alamazsınız” mesajıydı. Kompakt Disk teknolojisiyle bu savaş en şiddetli dönemini yaşadı. Hak verirsiniz ki hepimiz üst geçitlerdeki korsan CD’cilerden deliler gibi film alıyorduk. Her mahallenin bir CD’cisi vardı. Gazeteler bile VCD Oynatıcılar dağıtıyordu. O dönemde izlemediğimiz kadar film izlemiştik hepimiz. Artık filmlere erişmek çok kolay ve ucuzdu. Üstelik edinmek kadar kopyalamak ve saklamak da inanılmaz kolaydı. Sinemalar o esnada “Sinema, sinemada izlenir” mottosuyla kampanyalar yürütüyordu. Fakat bu sektörde geri dönüşü olmayan yola girilmişti bir kere. Tabi ki sinema bir kültürdü, yıkılması zordu. Televizyonlar ve ses sistemleri bugünkü kadar verimli değildi. Fakat ciddi bir darbe almıştı. Artık korsan film ya da albümlerin edinilmesindeki etik ve suç konuşulur olmuştu. Bunu farkeden endüstri, sinema salonlarını doldurmak için yeni teknolojiler geliştirdi. Önce CGI kullanımı geldi, yani dijital efektler. Mesela Matrix, tamamı bu şekilde oluşturulmuş, evde izlenemeyecek kadar “sinema” filmiydi. İnsanlar bu filme gidelim, şu filmi alır evde izleriz demeye başladılar. Ardından 3D ve Imax teknolojileri hayatımıza girdi. Fakat bir yandan da internet her eve girmeye başlamış, e-mule ve torrent kaynakları sıkça kullanılır olmuştu. Film izlemek için artık birkaç tıklama yapmanız yeterliydi. Birkaç yıl içinde evdeki cd çantaları atıldı. Yerini hard diskler aldı. Bir süre sonra Blu-Ray teknolojisi hayatımıza girdi. İnternet hızlarımız yükseldi, kotalar ortadan kalktı ve filmler indirmeden hd izle, hızlı izle, tek part izle kıvamına geldi. Artık kıyıda köşede kalmış en bilinmeyen yapımlar bile tek tık ile önümüze geliyor, beğenilmediğinde bir tık, ardından kapatılan yüksek sesli bir reklam ile yeni bir film izlenebiliyordu. Çok kısa bir süre içinde izleme alışkanlığımıza dair her şey değişti. 20 yıl gibi bir sürede film izlemek için giyinip süslenip sinemaya giden insanoğlu, artık bunu cep telefonlarından bile yapabilir halde.

Peki bu sadece teknolojik gelişmelerle açıklanabilir mi? Bence hayır. İşin bir de şu yanı var. İnsanlar o yıllardan bugünlere bir bireyselleşme ve yalnızlaşma yaşadı. Artık evlerimizde mutluyuz. Çünkü dışarda yadsınamaz bir kalabalık ve inanılmaz bir pahalılık var. Sinema salonları size üç boyutlu filmleri gözlüğüne kadar kitleme peşinde. İki kişi bir filme gittiğinizde, yemesi-içmesi, bileti, patlamış mısırı derken cebinizden yüz liraya yakın para çıkıyor. Karşılığında da baş ağrıtan bir gözlük gözünüzdeyken, yüzlerce reklam ve fragman arasında başlamak bilmeyen bir filmi beklerken, çişinizi tutmak, ses çıkarmamak, telefonunuzu kapatmak, rahatsız koltuklarda dimdik oturmak zorunda kalıyorsunuz, asla kıpırdayamıyor ve buna rağmen önünüzdeki ayı oğlu ayının kafasını izlemek ve yanınızdaki kız grubunun berbat muhabbetini dinlemek zorunda kaldığınız iki saat kazanıyorsunuz. Hiçbir sinema size evinizdeki konforu sağlayamıyor, üstelik evde film de bedava. Sevdiğiniz insanla istediğiniz filmi, pijamalarınızla, mabadınızı en rahat koltuğunuzda yaya yaya izleyebiliyorsunuz. İşte bu insanlar için müthiş bir nimet. Sinema salonları bununla asla baş edemeyecek. Artık her ev bir sinema salonu.

İşte dizi sektörü de tam burada devreye girdi. Lost ile yükselişe geçen yabancı dizi sektörü bahsettiğim etkenler sayesinde günümüzde patlama yapmış durumda. Her dakika bir dizi haberi düşüyor önümüze. Hayal bile edemeyeceğimiz prodüksiyonlar televizyonlarda yayımlanıyor. Sektörde Scorsese, Fincher gibi büyük isimler dizi piyasasına girerken; Vince Galligan, Peter Gould, Damon Lindelof, Dan Harmon, Charlie Brooker gibi özgün isimler de ortaya çıkıyor. Kevin Spacey, Dustin Hoffman gibi efsane oyuncuları dizilerde izleme şansına erişiyoruz artık. Bunlar yıllar önce şaka gibi gelebilirdi, artık fazlasıyla gerçek. Çünkü seyirci artık üç saatlik bir film izlemek yerine, bir saatlik bir bölüm dizi izlemeyi tercih ediyor. Bu hem daha rahat hem de daha keyifli. Hatta sinemasal açıdan daha da nitelikli zaman zaman. Breaking Bad’de ince ince işlenen, Walter White’ın geçirdiği dönüşümü sinemada nasıl anlatabilirsiniz örneğin? Karakter resmen gözümüzün önünde evrim geçirdi. Sevimli bir aile babasının hırsı yüzünden neler yaşadığına 5 yıl boyunca an be an şahit olduk. Bir sinema efsanesi olan Novecento bile altı saate yakın süresinde, onu bırakın Boyhood on iki yılda çekilmesine rağmen tam olarak beceremiyor bunu. Bu yüzden bunu seri olarak takip etmek insanı yormuyor. Çünkü işten yorgun argın gelip evde ayakları uzatıp maksimum bir saatlik diziyi izlemek, sonunda olanlara heyecanlanmak, bir sonraki bölümü heyecanla beklemek bu esnada da kafayı dinlendirmek şahane bir şey. Fakat filmler böyle uzun hikayeleri anlattıklarında ortalama iki saatten fazla sürüyor ve gerçekten insanı çok yoruyorlar. Çünkü sıkıştırılmak zorunda kalıyorlar, saatler süren sahneler kesiliyor, bir anda çok şey anlatmaya çalışıyorlar, bunu iyi bir yönetmen yaptığında ortaya güzel bir iş çıkıyor, ancak örneğin The Handmaids Tale’in saatlerce, Doctor Who’nun yıllarca anlattığı şeyi sinemaya nasıl sığdırabilirsiniz ki? Kitap uyarlamalarında filmi partlara bölüyorlar mesela, bence saçma sapan bir şey oluyor. Bu bakımdan artık dizi ve filmleri iki ayrı kategoriye ayırmak gerek. İnsanlar dizi izlemeyi sevdiler. İnsanlar bir karakterin, gözlerinin önünde yavaş yavaş gelişimine şahit olmaya, dizinin geçtiği evrene ait hissetmeye, tıpkı Friends’te olduğu gibi karakterlerle arkadaş olmayı ve bağ kurmayı sevdiler. Ayrıca artık arkadaş ortamlarında yabancı dizilerin önemli bir sohbet konusu olduğunu da vurgulamak isterim. Çevremizdeki herkes bir dizi izliyor, birbirlerine tavsiye ediyorlar ve üzerine konuşuyorlar. Sonra da bu süreç yeni dizilerle yenileniyor. Bu bakımdan da bu üretim hızıyla dizilerin, sinemanın önüne geçeceğini tahmin etmek zor değil.  Keza Altın Palmiye’de Netflix filmlerinin yarışıyor olmasına Almodovar’ın verdiği tepki de önümüzdeki dönemde sinemacılarla dizi sektörünün arasında bir savaş başlayabileceğinin göstergesi. Eskiden televizyon yapımları eğlencelik işler olarak görülürken, bu dönemde sanatsal anlamda sinemayla eş durumdalar. Bunun sinemacıları rahatsız ediyor oluşu çok normal. Artık diğer sinemacılarla değil başka bir sektörle de rekabet halindeler. Umarım bu çekişme bize şahane filmler ve diziler olarak döner.

Peki biz ülkece bu gelişmelerin neresindeyiz? Biz gerçekten potansiyeli olan bir ülkeyiz. Bakmayın şu anki duruma, gerçekten nitelikli işler yapan yönetmenlerimiz var. Yurt dışındaki büyük festivallerde aldığımız ödüller ortada. Tabi ki şu dönemde hükümet etkisiyle baskısız ve sansürsüz işler yapılamıyor. Bu yüzden de televizyonlarımız çöplüğe dönmüş durumda. Televizyon şu haliyle belli bir kültür seviyesine hitap ediyor. Özellikle bilinçli insanlar, artık her şeyi internetten takip eder durumda. TV dizileri de buna dahil. Artık dış dünyada durumun nereye geldiğini, nasıl işler yapılabildiğini net ve basit şekilde görebiliyoruz. Yabancılar acayip işler yapıyor ve biz bunun çok dışındayız. Kendimizden, kendi dilimizden kaliteli bir yapım izleyemiyoruz. İşte tam bu noktada internetin gücü devreye giriyor. Özellikle Netflix’in inanılmaz yükselişi sayesinde bu potansiyeli gören Doğan Grubu, Blutv ile piyasaya girdi. Masum gerçekten çok konuşulan çok başarılı bir örnekti. Ardından da Doğuş Grubu’nun Puhu Tv ile Fi hamlesi geldi. Masum ciddi manada özgün bir diziyken, Fi de televizyondaki bir Türk dizisinin olması gerektiği hali gibiydi. Her şeyden önce sansürsüz işlerdi. İrili ufaklı internet dizilerini (Bkz: Feyyaz) saymazsak bunlar Türkiye’nin ilk profesyonel internet dizileridir. Bunların dikkatlerini üzerine çekmesiyle, özellikle Fi’nin geniş kitlelere hitap etmesiyle Türk dizi piyasası da bambaşka yerlere gidecek gibi duruyor. BluTv 7Yüz isimli çok başarılı yeni bir diziyle geldi. Puhu Tv buna karşılık bir diziyle ortaya çıkarsa, Netflix’in Türkiye için yapacağı dizi ses getirirse, en önemlisi de dijital platformlarımız da bu trendin etkisiyle artmaya başlarsa, çok başarılı işler izleyebiliriz. Buradaki en büyük pay bizlere düşüyor. Türk televizyonlarındaki dizilere söylenmek yerine bu platformlara üye olarak maddi destek olursak ve bu dizilere şans verirsek, baskıdan ve sansürden uzak çok güzel günler yakındır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir