”İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan… Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası Dünya‘nın en güzel yeridir. Ama Dünya’nın en güzel yerini sevmezsen, orası Dünya’nın en güzel yeri değildir…

Bu tanıdık sözler, 2001 yapımı Vizontele isimli bir filmde Altan Erkekli’nin canlandırdığı bir belediye başkanına ait. Film üzerine uzun uzadıya bir eleştiri yazacak değilim, amacım sadece dikkatli okunduğunda bize pek çok şeyi anlatan bu replik ile giriş yapmaktı…

”İnsan memleketini niye sever?”

Sorusu çoğu zaman aklımı meşgul edip, uygun bir yanıt bulmam için beni de zorlar. Ve fakat, aklımla ne kadar uğraşırsam uğraşayım, verdiğim cevapları tatmin edici bulmam. Ülkenin çok uzak bir noktasında, hayatı gündelik sıkıntılar ve yorucu bir çalışma ile geçen sıradan bir insanı, tıpkı filmde izlediğimiz o karakterler gibi, kendisine biçilen role uyum sağlamaya çalışırken buluruz.

Modern şehirlerin insanlara sağladığı imkanların çok azına sahip olmasına karşın belli bir alışkanlık üzerine kurulu hayatını bu minval üzerine sürdürmeye alışıktır. Uzaktan bakan birisine tuhaf görünen zorlu bu yaşam tarzı, onun içinde doğup, onunla yetişen bu sade vatandaşımıza göre pekala normal kabul edilebilir.

Evet, yaşadığı diyarı sevmek zorundadır. Zira buna dair bir şüpheye aklında yer vermeye başladığı andan itibaren kendisini doğup büyüdüğü o diyara yabancı hissedecek; devamında gelen huzursuzluğu ise gün geçtikçe daha büyük bir sıkıntıya evrilecektir.

Geçen zamanla birlikte şehirler de büyüyor.

İnsanların hayatlarını kolaylaştıran keşiflere bugünlerde daha sık rastlıyoruz. Hemen her insan, elbette rahat yaşamak, modernizmin yarattığı pembe dünyayı tanıyıp, kendi sınırları dışında akıp giden hayatları görmek ister. Azınlıkta kalanları yadsımıyorum, ama bugün şehirlerimizin hızlı nüfus artışını göz önüne alırsak, bu fikrin, pek çok insan tarafından rağbet gördüğünü de yadsıyamayız.

Atalarının türlü sorunlara göğüs gererek belli bir yaşam kurduğu geçit vermez bir yerde, onlardan sonra gelenlerin yaşadıkları yerleri sevmek için kendilerinde bir mecburiyet hissetmemeleri, çoğu zaman karşılaşılan bir durumdur. Öyle ki bunun içine yalnızca doğanın yarattığı engelleri koyamayız. Ekonomik, sosyal ve politik nedenlerin de bunda azımsanmayacak derecede bir önemi vardır.

Yaşadığı yerde iş bulamayıp kısıtlı imkanlarla geçinmeye çalışan yöre insanı, belki iş bulurum ümidi ile büyük şehirlere göç ediyor. Bunun yanı sıra devlet ile illegal örgütler arasında süreduran çatışmaların ortasında kalan insanların durumu ise apayrı bir sosyolojik incelemenin çalışma konusunu oluşturduğu için ona başka bir deneme yazısında yer vermek daha doğru olur.

Söz konusu bu yazının daha dikkat çeken yanı da var;

Ülkesini terk etmek zorunda bırakılan, gönüllü sürgünler

Hayat, insanın sadece bir yerde ikamet edip, işe gitmesi ve mesai bitiminde evine dönüp, başını yastığa koymasından ibaret değildir. Onu hayata bağlayan, içindeki dönüşümü hızlandıran ve geleceğe umutla bakmasını sağlayan politik ve sosyal kaideler vardır.

Eğer bir ülkede farklı fikirlere terör muamelesi yapılıyorsa, yargı kurumları bağımsızlığını yitirmişse, nefretin ve öfkenin dili siyaseten hakim bir konumdaysa, kimsenin kimseye güveni ve saygısı kalmamışsa, insanın böylesi bir atmosfer altında yaşamak için çok az nedeni kalıyor.

Üzülerek söylüyorum ki, sadece son iki senede, bu bunaltıcı havadan kaçıp, rahat bir nefes almak için soluğu yabancı ülkelerde alan yüz binlerce eğitimli genç ülkeyi terk etti. Kuşkusuz, tıpkı filmde geçtiği gibi, yaşadıkları yeri sevmek zorunda kalıp, işlerine ve hayatlarına devam edebilirlerdi. Ama hayatta karşılaştığımız bazı olaylar, filmlerde ve kitaplarda geçtiği gibi olmaz. Her ne kadar yaşamak için çalışıp, para kazanmaya gereksinim duyulsa da bana kalırsa bir ülkede bundan çok daha fazlası beklenir. Bu da, hiç kuşku yok ki özgür ve demokratik bir ortam…

Bir başka ülkede bir başka kimlik altında yaşamanın ne kadar zor olduğunu, size bu satırları yazan kendimden örnek verebilirim. Gitme fikrinin öyle kolay alınmadığı muhakkak. Ama bazı şeyler var ki, ne unutması kolay oluyor, ne de yürekte taşınması

Daha geçenlerde insanca koşullar altında çalışmak isteyip, bu yöndeki taleplerini dile getiren işçilerden bazıları tutuklanmadı mı? Suçları neydi? Sürüden ayrılıp, kafayı kaldırarak ”Ne oluyor?” diye sormaları mı? Peki, oğluna pantolon bile alamayıp, ekonomik nedenlerden dolayı bunalıma giren ve sonra intihar eden babanın suçu, Türkiye’de doğmak mıydı?

Bu durum bile bizi utandırmaya fazlasıyla yeterken, kendisine savcı diyen birisinin çıkıp, ”Olayı çarpıtıyorlar. Onun kendisine ait bir evi vardı. Söylenenler tamamen yalan!!” demesi, yani bir bakıma böylesi ‘hukuk‘ adamlarının iktidarın sözcülüğünü yapmasına nasıl bir yorum getirmeli?

BirGün…

Elbette insanca, pek insanca bir hayatın kurulduğu bir ülkede her şey çok daha güzel olacaktır. Ve o zaman insanların ülkelerinden ayrılmalarına gerek kalmayacak. Ve o zaman mavi gökyüzünün altında geçirilen her dakika daha büyük bir kıymetle taşınacaktır yarınlara.

Evet, ben de tıpkı belediye başkanı Nazmi gibi düşünüyorum. Memleketimi seviyorum, çünkü sevmekten başka çarem yok ve olmayacak da…

Bunlar da ilginizi çekebilir…

— > İz Bırakanlar / Simon Bolivar

— > Kraliçe Victoria ile Hintli Uşak Abdulkerim

— > Usta’dan 10 Söz / Edgar Allan Poe