İki Farklı Cins, Üç Haklı Siz… Ya Biz?

Doğumunu görmüştüm. Bir erkeğin hissedebileceği kadar hissetmiştim burnuna yakınlaşan karnını. Almıştım kucağıma sonra, alemet-i farikasını, koklamıştım. Alnına mühür mukabilinde cılız bir buse bırakmıştım.

Erkektim ya! Daha 11’inde tarlaya vermiştim, anasının yanına. Balçık toprağı çapalamaya itmiştim ardı ardına. Yaşıtlarının bir kısmının şehirde olduğunu bilememiştim. Doğurganlığıyla yaşamı inşa eden kadının çalışarak yaşama sunacağı katma değeri görememiştim. Cehalet… Demişlerdi belki, bastığım toprağı kartpostallar dışında sezemeyen insanlar. Bilemiyorum. Ama bilmediğini yaşayamamaya ya da yaşatamamaya denir miydi cehalet? Muhakeme… Fıtratı kadar değil miydi insanın?

17’sinde halaya durmuştum düğününde. Eşinin yaşına değil cüzdanına bakmıştım. Verebileceklerini nimetten saymıştım. Öyle ya! Bir kaç büyükbaş hayvandan, her sene ambar dolusu ekin veren uçsuz bucaksız tarlalardan ibaretti mutluluk. Düşününce… Düşünmezdin de, bir düşünsen kızına ortaklıktan başka bir şey değildi gerçekte. Çirkindi. Düşünemezdik, bilemedik.

37’sini gördüm üçüncüsünü kucağına alırken. Kıpırdamamıştı içim. Ne ilk ikisinde, ne de muhtaç bakan gözlerini havada yakalayamadığım son sabide. Sevgi… Pahalıydı çünkü. Kültürse, bizim oralara uğramayan vefasız bir misafir.

***

Erkektim ya! 11’inde ortaokula göndermiştim başka bir yaşanmışlığın içinde. Hiç tanımadığım bir zaman diliminde. Bizim çevirmediğimiz sayfaları okusun istemiştik her keresinde. Yaşam çizgisinin sürüklediği yolda kendisinin yürümesini beklemiştik, beklemekten başkasını bilmediğimizden. Sevgi… Ucuzdu çünkü. Yüreğinden sızdı mı bir defa, karşındaki doldurmak için kabını aralardı. Kültürse… Zamanla satın alınandı. 

17’sini hatırlarım bir kep atma töreninde. Gözyaşlarımı hangi kuytuda saklarım telaşındaydım. Gururumu yanaklarımda sergilemekle, cılız bir tebessümün kıyısında göstermek arasında mekik dokumaktaydım. Kararı sakladım, özüme. Karşımdaki baktığında görür dedim, gözüme. 

37’si gelir gözüme sonra. Çokuluslu bir şirketin “ceo”su olduğunda girmiştim odasına. Bilemediğim dilleri konuşan insanlara takdim edilmiştim. Baba… Veresiye yazılan emeklerin karşılığı gibiydi. Belki ilk taksidi… Belki ödemesi tamamlanan bir dekontun takdimi… Sevgiydi. Pahanın devreden çıktığı, sonsuz kültürün bir plaza odasına peyderpey yayıldığı, ama anlamlandıramadığım bir değerdi. Damağım lezzetlendi. Demekki güzeldi.

***

11’imdeydim. Saftım. Çevremde yaşananları konumlandıramayacak kadar bilgi fukarasıydım. Ne ailemin verdiği sevgiye duacı, ne tadını bilmediğim kültürü farketmeden iliklerimde hissettiğimden minnettardım. “Aynı”ydım. Çoklar gibi aynı olmaya meraklıydım yalnız.

Sonra 17’sinde tanıdım onu. 17’imi yeni geride bırakmıştım. Tamamlanmış bir güzelliğin adıydı benim için. Attığım adıma soluk olan kifayetsiz bir manaydı. Önce dokunduğum elin ardından durulduğum vücudun sahibi, sevgimin adı, kültürümün sebebiydi. Ve geldi ve geçti yıllar…

37’sini yaşıyorum şimdi. Ne kızını vererek başarı! kazanan babanın, ne de kızına vererek başarıyı tadan babanın hissettiklerini duyumsuyorum hücrelerimde. Sevgiyi satın alalı çok olmuştu. Kültürse kendiliğinden ulaşmıştı yıllar içinde, gölgesinde soluklandığımız yaşam ağacının altına. Erken olmuştu herşey. Hiçbir şey olmanın kıyısına zamanından önce varmıştık. Doğruluğunu süzemediğimiz yeni değerleri gerçeğimiz yapmak zorunda kalmıştık.

Topuklu ayakkabıların çıkardığı sesi bastıran ego… Mesela seni aşağı görme… Yaptıklarını değerlememe… Başrollerini paylaştığınız hikayenizin artık figüranı dahi olmak istememe… Basma üzerine, çiğneme… Kurumsal topuklarını yüreğine değdirme…

***

İlki hazza kurbandı. İkincisi haz duymak isteme. Üçüncüsü ise birlikteydi.

Erkeğim ya! Soruyorum. Benim için hangisi iyi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir