I am from Van

Uçağın tekerleri piste değdiğinde yüreğim yerinden çıkacak gibiydi. Ellerimi göğsümün üzerine götürmek, hatta cam kenarında oturan yolcudan müsaade isteyip dışarıyı seyretmek istiyordum ama anlamlandıramadığım bir ağırlığı hissediyordum bedenimde. Konuşmak istiyordum, en azından mırıldanmak… Sanki dilimi bağlamıştı bir kuvve. Dedemin doğduğu, benim hikayeleriyle büyüdüğüm toprakları biraz daha hayal etmemi istiyor gibiydi.

Çalıştığım inşaat firmasının Türkiye’de ihale aldığını öğrendiğimde proje ekibinde olabilmek için vakit kaybetmeden soluğu patronun yanında almıştım. Brooklyn Köprüsü’nün; bir kırmızı, bir mavi, bir beyaz yanan ışıklarını patronla birlikte seyre daldığımızda söylemiştim proje ekibinde yer almak istediğimi. Gülümsemişti. Önce cevap vermemiş ardından ellerini iki omzuma bırakıp bu işi isteyeceğimi tahmin ettiğini dillendirmişti. Ve tek soru sormuştu montunu portmantodan alıp sırtına geçirdiği sırada. Yüzünden sam yeli gibi geçen endişeyi unutturmak istercesine dudaklarını hızla aralayıp tek nefeste devirmişti sözcükleri. “Bunun kararını sen ver Armen, yapabilecek misin?”

Tarihi kilisenin karşısındaki otele yerleştim. Dağların üzerini örten karları izlerken 100 sene öncesini hayal ettim. Dedemin ölmeden önce anılarında anlattığı, çocukluğunun geçtiğini söylediği Konak neredeydi acaba? Neredeydi kapısında oyunlar oynadığını söylediği demirci ustası babasının dükkanı… Gittiği tek katlı okul, pazarları ailece ibadet ettikleri kilise… Neredeydi? Tüm bunlar da tarihin değiştirdiği gelecekle yok olup gitmiş miydi?

Lisa da gelmek istemişti benimle Van’a. Benim doğduğum yer olmasa da atalarımın soluk aldığı toprakları görmek istediğini söylemişti. İsmimin türediği coğrafya ile tokalaşmaya duyduğu iştahtan bahsetmişti gün aşırı. Duygularını yanımdayken ortaklaştırmak istediğini dillendirmişti her defasında. İstemedim ama. Tek gelmeliydim buralara. Bu topraklarla aramda duran, sayfaları kapanmayan amel defterini tek başıma edinmeliydim.

Ne de güzeldi kahvaltıları. Ya da kahvaltımız mı demeliyim. Otlu peynir, gavut, bal, pekmez, çocukluğumun damak tatlarıydı ne de olsa. Van’ı görmeden Van’ı yaşamıştık sonuçta yıllarca. Şimdi 25 çeşidiyle her biri karşımda işte… Yüzüme tebessüm çizen lezzeti damağıma her değdiğinde, anı biraz daha geri saran, dedemin ölmeden önce anlattığı hikayelerin sonuncusu olan, anlatmayıp kağıda döktüğü, üzerini mühürleyip zarfın içine gizlediği, Van’a ilk gidenin Van’da okumasını istediği, kenarına da “I am from Van” başlığını iliştirdiği Van’daki son anısıyla birlikte.

“I am From Van”

Somunu dilimlere ayırarak paylaştırdı dedem. İlk kez elleri titriyordu. Evimizin altındaki ahırda yaşayan ineklerin mahsulü olan peyniri sardı sonra dilimiyle. Uyuşuk atın geviş getirmesi gibi çenesini oynatırken de zihnimizde gezinen sözcükler babamın dudaklarından dökülüverdi.

“Baba! Ne diyorsun, dokunurlar mı bize. Bunca yıl millet-i sadıka diyerek onurlandırdıklarına kıyarlar mı?”

“Olmaz öyle şey” diye mırıldandı dedem. Ardından bizim yüreğimizi saran yenilmişlik hissini duyumsamış olmalıydı ki sesini biraz daha yükselterek, “Onlar bizim komşularımız. Dostlarımız. Aynı milletin tebaasıyız. Onlar kadar biz de Osmanlıyız. Olmaz öyle şey.”

Gecenin en kör vaktinde, tokmağın davulda çıkardığına benzer bir sesle yumruklandı kapı. Ellerinde kına izi olan bebek yüzlü askerler giyinmemizi, 25 dakika sonra her birimizin avluda olması gerektiğini savurdu havaya. Acının ilk haberiydi duvarlara dokunan. Sonrası kestirilemeyen, neden olduğunu ise yıllar sonra bölük pörçük anlatılardan işiteceğimiz hikayenin ön sözü…

İki gruba ayırdılar bizi. Babam, dedem ve amcam bir grupta; annem, yengem, anneannem, kuzenlerim ve ben diğer grupta kaldık. Süngüler her birimizin sırtına eşit ağırlıklarla devrildiği sırada bu kadar kolay olmayacağını haykırmıştı annem. Sarıldı kocasına. Yani babama. Dudaklarına bir öpücük kondurdu. Dedemin göz yaşları yanaklarına konuşlandığında, amcamın bakışları zemini tokatladığında, bizim haykırışlarımız geceye karıştığında gerçekleşti ayrılık. Yine de ilki çok ağır olmuştu. Bedeni oracıkta yere düşmek zorunda değildi babamın. Her ne kadar dedemle amcamı da bir daha görmemiş de olsak, babamı da Konağın soğuk zemininde yerde yatarken değil, çarşıdaki dükkanında demir döverkenki haliyle hayal edebilirdim gelecekte. Ve zihnimin her köşesinde… Müsaade etmediler.

Bizi bir trene bindirdiler. Yolda kusan, hastalıktan canından olan insanların arasında gittik günlerce bilinmezliğe. Nereye gitsek ne yapacaktık orada, sormadılar bile. Tek söz demediler.

Sonra Resulayn günleri başladı. Bir toplama kampında askerlerin verdiği yemeklerle hayatta kalmaya çabaladığımız günler… Çadırların üzerine kan kokusunun sindiği, bedenlerin bir döşeğin içini bile doldurmayacak kadar küçük kaldığı birbirini takip eden aylar… Oysa biz Van’lı idik. Ne işimiz vardı Resulayn’da, neden dedemin dedesinin de doğduğu Konak’tan koparılıp getirilmiştik buralara… Kimse söylemedi. Kimse bilmedi bizim orada olduğumuzu.

Önce anneannemi kaybetmiştik. Ardından da yengemi… Son gecesinde, vücudundaki kemikler dışarı vermişti kendini. Yaşını Resulayn’da alan bebeği de bir gece sonra kapattı gözlerini. Ne yükselen çığlıklara aldırdı biri, ne etrafta gezinen boş gözler gördü o günlerde bir diğerini. Ve çocuk aklımla ilk kez orada anlamıştım bizi ölüme terk ettiklerini. Yıllarca çalışıp kazancımızı paylaştığımız devletimizin bekası için ölmemiz gerekti.

Bu duygularla tuttum annemin ellerini. “Kaçalım” dedim. Babamı yerde yatarken hayal edebiliyorum yalnızca, seni de suratı beyaza kesmiş, “su” diye dilenirken görmek istemiyorum, diye ekledim. Gülümsemişti annem. Kuru bir tebessüm… Yılların acısına inat bir dudak hareketiydi sanki. Başını örttüğü tülbentinin uçlarıyla öksürüğünü dindirmişti. Bir şeyler söyledi, anlamadım. İki kuzenimin başlarını okşarken gözlerini gezdirmişti üzerimde. Ve bir kez daha mırıldandı sonra. “Sizin için” demişti sanırım.

Halep’e yerleştiğimizde bir sabuncunun yanına verdi bizleri annem. Ve, “sizi para karşılığı sattım “Armen” dedi sonra. Ağlıyordu annem. Hıçkırıkları benim ve kuzenleriminkini bastırıyordu. Gidiyor, geri dönüyor bir kez daha kucaklıyordu üçümüzü de. Öpüyordu her yerimizden. Öksürüklerini sol omzunun üzerinden devirdiğinde ellerini yüzümüze sürüyordu. Gitmek istemiyordu, belliydi ama gidiyordu işte. O günkü duygularımı buraya yazmayacağım. Yıllarca annem için söylediklerimi işlemeyeceğim bu satırlara. Çocukluktu hepsi, geldi geçti. Çünkü ne o para almıştı bize evini açan yaşlı sabuncudan, ne ona kızdığım yıllar kadar hayatta kalabilmişti yüksek ihtimal. Ama üçümüze bir hayat bahşetmişti eninde sonunda. Bugün bu satırları okuyan, benden olanların da dahil olduğu bir aileye soluk vermişti.

***

Ne de güzelsin Van. Ne de güzel insanların. Ne de sıcak bakıyor burada askerlik görevini yapan elleri kınalı, bebek yüzlü askerler. Peki neredeydiniz 100 sene önce. Dedemin dedesi, babası, amcası ve dedemin “Vatanım” dediği topraklardan koparılmadan önce… Neden hayır demediniz. Onlar bizdendir diye neden devirmediniz vücutlarınızı babama inen süngülere. Aynı güzelliklerle mutlu oluyordunuz oysa. Aynı acılara üzülüyordunuz, aynı yemekleri indiriyordunuz boğazlarınızdan… Şimdilerde benim tek kelimesini anlamadığım aynı dili konuşmuyor muydunuz yoksa. Aynı sözcüklerle aynı Tanrı’ya farklı şekillerde ibadet etmiyor muydunuz? Ediyordunuz.

İnşaatı tamamladık. 25 saniyede yerle bir olan Van’ın Erciş’ine yeni evlerini armağan ettik. 25 ay kaldık burada. 25 bina inşa ettik. 25 kez daha okudum bu mektubu. Ailemizin yaşadığı deprem mi? Dünyanın son gününe 25 saniye bile kalsa durmayacak cinsten devam ediyor hala.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir