Huysuz Bir Adam Hakkında

Trip atmak diye bir şey var günümüzde. Bir insanın başka bir insana ya da insanlara; “bakın benim sizle ilgili bir sorunum var ve olağandışı davranışlarımla size bunu belli etmeye çalışıyorum” demesi. Kimi insan çeker bunu, çoğu zamansa çekilmez. Derdin varsa gel konuş, zaten onca derdimizin arasında bir de seninle uğraşmayalım durumu oluyor çoğunlukla.

Ama bu özellikle göze sokma durumu dışında, kendini yalnızlaştırmış, huysuzlaşmış, kendi ile toplum arasına sınırlar çekmiş insanlara dertlerini soruyor muyuz hiç? Neden öyle olduklarıyla, sizde olmayan onların bağladığı kabukla ilgileniyor muyuz? İşte tam bu konuda çok güzel bir film izledim.

“En man som heter Ove” (Burdan sonrası spoiler içeriyor!)

Film 2015 İsveç yapımı, Fredrik Backman’ın aynı isimli romanından uyarlama. Yönetmeni Hannes Holm. Holm’ün geçmiş kariyerinde çok parlak işler yok, çok genç bir isim de değil ancak bu filmiyle geçtiğimiz yılın en iyi yabancı film Oscar’larına adaydı. Aynı yıl Toni Erdmann da adaydı bu ödüle. Şöyle bir durum var bununla ilgili. Nedense bu filmleri izlemeden evvel bu iki filmi birbirine çok benzetmiştim. Belki afişten, belki iki yaşlı başrol içermesinden böyle bir algı oluştu bende. Toni Erdman daha çok ilgimi çektiğinden ilk şansı ona verdim fakat beklentilerimi karşılamamıştı. Sıkıcıydı Toni Erdmann. Rahatsız bir adam hakkındaydı ve mesaj kaygılarıyla doluydu. Bir yandan yaşlı bir adamın sululuklarını anlatırken, bir yandan da sanatsal imgelerle mesaj vermeye, sanat filmi olmaya çalışıyordu. İki filmin birbirine benzediği algısı yüzünden En man som heter Ove’a çok geç şans verebildim. Epey yanlış yapmışım çünkü harika bir film.

Her şeyden önce inanılmaz bir doğallık var bu filmde. Avrupa sinemasında yönetmenler, isimlerini duyurana kadar kendi ülkelerinin oyuncularıyla çalışıyorlar. Ünlendikçe Hollywood filmleri yapmak, oranın oyuncularını kullanmak zorunda kalıyorlar. O yüzden Avrupa sinemasında Hollywood’da asla olmayacak bir gerçekçilik var. Çünkü bir filmde süper kahraman olarak izlediğiniz adamı bir sonraki filmde köylüyü oynarken görmüyorsunuz. Bu filmde de Ove’u oynayan Rolf Lassgård dışında aşina olduğum oyuncu yok. Bu nedenle de sizi içine çekmesi çok kolay oluyor.

Bir diğer içine çekme nedeni de başrole duyduğunuz yakınlık hissi. Çok huysuz bir ihtiyar Ove. Adeta bir emekli albay edasıyla yaşadığı sitedeki çitleri, depoları, çöpleri her sabah aynı saatte kontrol etmesi. Yaşadığı yere araba bile sokmaması, komşularına takındığı sert tutum. Kurallarla ve nizamla kafayı bozmuş olması. Yani komşusunun köpeği bahçesine işedi diye elektrik vermekle tehdit eden, komşularına ödünç verdiği malzemeleri defterine listeleyen, arabayla kafayı bozmuş bir Saab kullanıcısı olarak en yakın arkadaşı Volvo kullandığı için onunla konuşmayan bir adam var ortada. Bunlar bize hiç yabancı değil. Hepimizin çevresinde var bu adamlardan.

Bu sert adamların iç yüzlerini bilmiyoruz. Ove, başından çok müsibet geçmiş bir karakter. Her sertliğinin altında onu bu hale getiren bir neden yatıyor. İlk etapta bunlara yoğunlaşıyor film. Karısına aşık bir karakter izliyoruz, her gün karısının mezarına gidip onunla dertleşiyor. Karısıyla bir bütün olarak hissettiğinden bu ölümden sonra tam hissedemeyen hatta hayatına son vermeye çalışan bir profile sahip Ove. Bu nedenden kimsenin ona yaklaşmasına izin vermiyor. Kendini dünyaya kapamış, sadece kendi meşguliyetleriyle ilgilenen hatta toplum onu yadırgadığından günümüzdeki insanların ilkesiz davrandıklarını iddia edebilecek bir karakter. Halbuki herkesin, onun kendi doğrularına göre yaşaması gerektiğini düşünen bir insan olduğundan kaynaklı bu durum. Yani yönetmen ilk etapta seyirciye Ove’un inanılmaz disiplinli, takıntılı ve agresif olduğunu aşırıya kaçmadan aklımıza kazıyor.

Ardından Ove’un obsesif bir manyak olmadığını bunun yaşanmışlıklar sonucu olduğuna dair şahane geriye dönük akışlar geliyor. Annesini küçük yaşta kaybetmiş anne sevgisinden uzak büyümüş bir adam,  bu nedenle de eşine sıkı sıkıya bağlı. Disiplinli çünkü, babası onu öyle büyütmüş. Sert çünkü eski olduğu bahanesiyle evi yıkılmak istenmiş, izin vermeyince kundaklanmış. Kurallara bağlı çünkü eşi bir otobüs kazası sonucu felç kalıyor, bebeğini kaybediyor. Sisteme karşı inancı yok çünkü engelli eşi çalışabilsin diye sonuç alamadığı yüzlerce dilekçe yazmış. En sonunda eşinin çalışmak istediği okula basit bir engelli rampasını yine kendi yapmak zorunda kalmış. Bu yüzden de insanın ilkeli olması ve kendi işini kendi yapması konusunda çok sıkı. Arkadaşıyla Saab-Volvo konusunda küsen bir adam. Çok saçma değil mi? Evet kulağa öyle geliyor olabilir ama trajik bir şekilde kaybettiğiniz, sizi tek başına büyüten babanızla  aranızdaki tek ilişki arabalar üzerineyse bu sizin için hayati önem taşıyabilir.

Yazının başında dediğim gibi, kimseye sormuyoruz neden böyle olduklarını. Sadece garip olduklarına dair eleştirilerde bulunuyoruz. Ove’un çocukluk travmalarını eşinin sevgisiyle atlatmasının ardından, ona geri dönülemeyeceğini düşündüğümüz yepyeni bir travma yaşatıyordu eşinin ölümü. Fakat İran’lı komşusu Parvaneh, onun saf kocası ve çocuklarının Ove’un hayatına girmesiyle, o sert insanın yumuşadığını görmeye başlıyoruz. Film bunu çok güzel anlatıyor. Basit ve vıcık vıcık bir sevgi hikayesi değil bu. Parvaneh, Ove’a tam da olması gerektiği gibi davranıyor. Ona acıdığı için ilgileniyor ya da ilgilenmiş gibi yapıyor değil. Onu normalleştirmeye, oturup dertlerine derman olmaya çalışmıyor. Gerektiğinde bağırıp çığırıyor, emrivaki yapıyor, iş kitliyor. Yani her arkadaşlıkta olan şey bu. Ona yapay davranılmıyor olması etkiliyor Ove’u. Bir noktada kendi dökülmeye başlıyor, dertlerini anlatıyor. Kedi besleyen, çocuk bakan bir adam haline geliyor. Trip atan bir insan ilgi ister, peki ilgi istemeyen bir insanla nasıl iletişim kurulur bunu harika işliyor film. Bu doğallık sayesinde Ove, son günlerini yeni arkadaşlarıyla geçiriyor, bir nebze de olsa çocuk özlemini gideriyor. Sert görünümlü bir adamın aslında ne kadar büyük bir kalbi olabileceğini ve onu bu hale getiren şartların olduğunu, yalnızca ufak bir çabayla insanların içindeki cevheri görebileceğiniz hakkında mesaj kaygısı gütmeden çok şey anlatan bir film En man som heter Ove.

Not: Bu filmin de Toni Erdmann’ın da Amerikan versiyonlarının çekileceğini öğrendim. Bir şeyin de bokunu çıkarmayın be kardeşim!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir