Nasıl da normal bir yaşamı sürüyordum aslında. Herkesler gibi, sabahın kör karanlığında yankılanan alarm sesi ile fırlıyordum yataktan, koştur koştur elimi yüzümü yıkıyor, macunu boca ettiğim diş fırçasını gelişi güzel ağzımda dolaştırıyordum.

Pantolonu bacaklarımdan geçirirken boynumdan aşağı sarkmak üzere olan kazağın kollarımdan nasıl sıyrıldığını ise hiç sormayın. Veyaaa, göze o ilk ilişen çorap mı ayağa giyilecek yoksa o gün işe servis yerine; otobüs, minibüs ve 15 dakikalık yürüme kombinasyonu mu tercih edilecek… Hiç sormayın en iyisi.

Mutluluğu, uzun yıllar önce oturduğumuz semtin vapur iskelesinden yolcu etmiş olmamdan mütevellit, mutsuz bir hayat sürüyorum demek biraz garip olabilir. Tadını unuttuğun bir duygunun karşıtını nasıl hissedebilirsin ki! Canının yandığını anlaman için canının yanmadığı zamanların da yaşanması gerekmez mi? Ya da aldığın bir habere sevinebilmek için bir diğerine de bir vakitler üzülmüş olman çok mu garip? Bilmiyorum. En azından ben böyle hissediyorum.

Çünkü; mutluluğun damağıma, mutsuzluğun ise kalbime dokunmayalı ne kadar zaman olduğunu kestiremiyorum. İkisinin de tenimde en son ne zaman gezdiğini, yüzüme en son ne zaman normalden farklı bir portre çizdiğini düşününce…

Oldu epey vakit.

Yalnız, tüm hayatımı sanki duygulardan bihaber geçirdiğimi düşünmeni istemem. Ben de sevdim bir vakit, ağladım da. Murat’ın bir sabah işine gitmek yerine topladığı sırt çantasıyla kapının önünde bekleyip, “Ben gidiyorum” dediği günü, bir vakte kadar kalbimin en derununda acı olarak hissettiğimi söyleyebilirim. Bostancı iskelesinden vapura bindirene kadar tek cümle kurmadan öylece beklediğimde, boğazımın düğümlendiğini anımsarım dün gibi. Evde geçirdiğim yalnız zamanların bedenime çizdiği büyüklü küçüklü yaralar ise his duygusunu kaybetmiş birer nişane olarak hala saklı bacaklarımda, göğsümde ve ellerimde.

Peki neden anlatıyorum sana bunları sevgili sırdaşım, biliyor musun? İki gün önce Murat’tan gelen bir mesajın yüreğimde unuttuğum duyguları kendiliğinden harekete geçirmesi… Hiç yoktan, iş yerinden izin almamı şart koşup önce maniküre gitmemi telkin etmesi, aynada dahi bakmadığım saçlarımı mahalle kuaförüne teslim etmemi emretmesi, önünden en son ne zaman geçtiğimi unuttuğum pahalı mağazalardan alınan birkaç öte beri

Ne mi yazıyordu o mesajda? Giderken kurduğu cümlenin zıttını aynı sadelikle kelimelere dökmesi…

Ben geliyorum.

Bir kadını en çok ne mutlu eder biliyor musun sırdaşım? Ya da şöyle mi söylemem daha doğru olur, bir insanı en çok ne…

Galiba hayatımın en mutlu olduğunu hissettiğim iki günü, rutinim olan günü sonlandıran mesajın telefonuma gelmesiyle başlayan iki gün… Ve hatta, Murat’ı havaalanından karşılamaya hazırlandığım son gün, yani bugün…

***

Bostancı’dan vapura bindiğimde, geçtiğimiz hafta tesadüfen kitapçının rafında gördüğüm, yazarın ilk kitabı olan Suriye ile ilgili yazdığı romanı araladım. Vapur Eminönü’ne yanaşmadan da damağımda bıraktığı tadın lezzetiyle son sayfasını çevirip kitabı kapa…tacaktım ki yazarın kardeşinin kitaba atfettiği şiiri okuyarak duyumsadığım hazzın doruklarına ulaştım.

Eminönü’nden tramvaya yürüdüğümde ise; aklımda, fikrimde sadece Murat vardı. Geçmişte yaşadığımız rutin hayatımızın içinde kumun zerresi kadar yer kaplayan birkaç güzel anı ve sıcak dokunuşları… O kadar özlemişim ki… O kadar unutmuşum ki, zihnimde canlandırmak bile tramvayda ayakta tutunmaya çalışırken ısıttı içimi. Şimdi onu görecektim işte. Hatırıma getiremediğim kadar uzun bir vakit sonra sevdiğim insanı görecektim. (Burada spoiler vermemek adına böyle yazmam gerekli sevgili sırdaşım, biraz anlayış…)

Uçak piste indiğinde kalbim yerinden çıkacak kadar atmaya başladı. Bacaklarım kasıldı. Vücudum, olmadığı kadar ter parçacıklarını omuzlarımdan aşağı bıraktı. Ve Murat’ın telefonu açıldı bildirimi cebimden kulaklarıma kadar yankılandı.

Gelmişti.

Sevdiğim adam uzun bir vakit önce terk ettiği İstanbul’a benim için geri gelmişti. Özlemiştim… ve düşündüm. Neyi özledim. Murat’ı mı yoksa Murat’ı düşünmeyi mi özlemiştim. İki günün içinde geçen son iki saatin hücrelerimde gezmesini arzulamayı mı özlemiştim. Öyleydi. Aşk zaten sonuçlanabilen bir şey değildi ki. Son duyumsanacak haz Murat’ı görmek ise göz göze geldiğimizde o da bitmeyecek miydi? Bitecekti.

***

Telefonumu çıkardım cebimden. İçimde biriktirdiğim hislerin Aşk olduğunu kavradığımda, bir daha son bulmasına izin vermemem gerektiğinin ayırdına vardığımda, anladım. Telefonun mesaj kutusunu yavaşça açtım. Aynı sadelikte olmalıydı. 1 cümleyi aşmamalıydı. Aşk nasıl bitmeyen bir duygu ise aynı zamanda karşılıklı meydana gelen bir hisler manzumesiydi.

İlk sözcüğü yazdığımda yaptığımın doğruluğuyla onayladım kendimi. Ve devam ettim.

Ben yokum.

Çünkü hissediyorum seni…” demedim.

— > Öykü / Mehmet

— > Öykü / Tokat Hatırası

— > Öykü / Kabus Yolculuğu