Hazin Bir Hatıra; İstanbul

Gözlerimi bu şehirde açtım. Çocukluğumun o saf heyecanlarını bu şehrin, henüz bugünkü kadar apartmanlara ve kalabalığa boğulmamış sokaklarında geçirdim. İlk bu şehirde okula gidip, bu şehirde âşık oldum ve bu şehrin köhne köşelerinde gözyaşı döktüm. Nefessiz kalıp boğulacağım zamanlar da oldu, üzerine methiyeler düzüp, bu şehre duyduğum derin sadakati dillendirdiğim anlar da. Geçmişte çağrılan ismi ile Konstantinopolis, bugünün bildiğimiz adı ile İstanbul; kavganın ve umudun, yalnızlığın ve kalabalığın, güzelliğin ve çirkinliğin, iyiliğin ve kötülüğün şehri…

Doğduğum andan bu yazıyı yazdığım şuanki yaşıma değin hep aynı mahallede yaşadım. Hiç değişmedi bu. Babam vakti zamanında bu mahalleye gelmiş ve burada yaşama kararı almış. İsmini belki merak ediyor olabilirsiniz, hemen söyleyeyim; Maltepe ilçesine bağlı Zümrütevler Mahallesi. Neden bu ismi aldığını, manasının altında neyin yattığını pek bilemiyorum. Zümrüt yeşili bir doğanın görüntüsü çok az serpilmiş vaziyettedir. Orta ve dar gelirli ailelerin yaşadığı bir mahalle olması sebebi ile zümrüt değerinde göz kamaştırıcı bir zenginliği de yoktur. Neyse, isminin verdiği bu faslı geçelim de neler yazabilirim onu düşüneyim.

Çocukluk yıllarımda gayet iyi hatırlarım. Mahallemiz yüksek katlı binalardan oluşmaz, boş arazilerin bol olması sonucu yaşıtlarım ile bu arazilerde gayet keyifli futbol müsabakaları yapar, körebe oynar, o da olmazsa uzuneşek olurduk. Şimdilerde çocukların sokaklara çıkmayıp, evlerinin bir bölümünde sabahtan akşama değin bilgisayarlarının başında vakit geçirerek çocukluklarının o en heyecanlı ve saf dönemlerini heba etmeleri ne kötü! Neyse ki biz 90’ların son çocuklarıydık ve oyun alanlarımız evlerimiz değil, güvenli sokaklarımızdı.

Ne yazık ki zamanın ilerleyip, ekonomik şartların daha da çetrefilli bir hale dönüşmesi ile İstanbul da malum cazibesini arttıracak, ülkenin birçok bölgesinden göç alacak ve her boş olan araziye taş beton apartmanlar dikilerek sokakların tüm muazzam çocuk sesliliği yerini araba kornalarının ve kalabalık yetişkin seslerinin o kof ahengine bırakacaktı.

Her geçen gün nefes almanın biraz daha zorlaştığı bir İstanbul’du artık. Bir yerden bir yere gitmeye karar verdiğinizde, vaktinden çok zaman alan yolculuğunuz genelde nahoş bir sıkıntıyla sürüyordu. Gerek kullandığınız otobüsler, gerek ise metro ya da metrobüsler, tıpkı sizin gibi seyahat eden insanların sayıca fazla oluşlarından dolayı yolculuğunuzu çekilmez bir işkenceye çeviriyordu. Müthiş bir hız ile sarılıp sarmalanan bu şehrin her yanı, ne yazık ki günümüz dünyasının modern ve göz alıcı şehir trendinden gittikçe uzaklaşıp, neyin ne olduğu bilinmeden, hiçbir plan yapılmadan son derece gelişi güzel bir mantık ve çıkar sonucu maalesef ürkütücü bir yüz haline dönüşüyordu.

Ama sen de hep olumsuz konuşuyorsun, hiç mi güzel tarafı kalmadı bu şehrin?’ diye sorabilirsiniz. Tabi ki sizi kıracak değilim, dürüstlükle söylüyorum; Bunca kalabalığa, talana, soyguna, kötülüğe ve cehalete rağmen, bu şehrin güçlü ayakları hâlâ dimdik yere basıyor ve eski tarihsel dokusunu cesaretle korumaya devam ediyor.

Maltepe’de Beşçeşmeler Meydanı, Kadıköy’de Moda tarafı, Taksim’de İstiklal Caddesi, bendenizin en uğrak yerleri olmakla birlikte İstanbul’u en çok düşündüğüm, üzerine en fazla kafa yorduğum yerlerdir. Tamam, biliyorum. Şimdi hemen atılıp, ‘A olur mu öyle şey. İstanbul sadece bu üç yerden mi oluşuyor? Daha bilmediğin ne güzel yerleri var.’ dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız da. Ama ben de böyleyim işte. İstanbul’un bu üç güzide yeri dahi bana yetiyor da artıyor bile. Fazlasında gözüm yok, sizde kalabilir… Hem olsun, ben İstanbul’u böyle az ve öz seviyorum.

Neyse, bu yazının konusu size İstanbul’u tanıtmak değildi zaten. Bu maksadı kendimde ayrıca göremiyorum. Sadece İstanbul denilen bu şehrin bende bıraktığı izlenimi sizlere aktarabilmekti. Belki bazı şeyler eksik kaldı, belki de bazı şeyler fazla. Ama lafın kısası, İstanbul benim için kötü bir evlada benziyor. Ne onu yeterince sevebiliyor, ne de onu terk edebiliyorum.

Yazımın da en başında söylediğim gibi bir yüzü nefretle bakarken, diğer bir yüzü ise tamamen iyilikle gülümsüyor. Ve siz çoğu zaman hangi yüze kanacağınızı şaşırıyorsunuz. Hali ile sonunuz da benim gibi oluyor. İşte bazen seviyor, bazen sevmiyorsunuz, ama her şeye rağmen katlanıyorsunuz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir