Hayat !!!

Günaydın fıstıklarım!

Böyle hitap ediyordu Esma; kenarlarından sıkıca tuttuğu i pad’inden gözlerini bir an olsun ayırmayan, on beş metrekarelik odanın duvarlarına kahkahalar çalan 32 yaşındaki iri kıyım Suat ile; bir 75 sene daha yaşayacakmış gibi, sanki öğreneceklerini bir 75 sene daha öğrencilerine aktaracak kuvveti hücrelerinde hissedercesine, edinilen yeni bilginin, birini es geçerek diğer tüm organlarına verdiği mutluluğa nazaran dudaklarını kemirerek, büyük bir iştahla kitap okuyan Profösör Amil’e.

Yelkovan en tepede akreple buluştuğu sırada yine aynı sözcükleri dillendirip odaya dalmıştı Esma, ve ardından hızla Amil hoca ile Suat’ın yataklarının arasına. Amil hoca’nın yüzünü ekşiterek sert bir şekilde kapattığından zerre kadar şüphe duymadığı, iki yatak arasında paravan görevi gören perdeyi araladı sonra. Suat’ın serumunu değiştirirken, denize hardal bulaşmış gibi iç içe geçen mavili sarılı gözlerini dikti Amil hocaya. Başını, boşlukta bir sağa bir sola devirdi, yavaşça. Yaptığı çocuksu hareketi yüzüne yaydığı tebessümle yargılamayı istedi. Sonra dudağını büktü Amil hoca, gerçekten çocuk gibi.

İfadelerle yapılan muzip atışmadan habersiz, Esma’nın kendisine bakmayan gözlerinin içinde dolaşıyordu Suat. Buradan çıksam da şu kızla evlensem daha ne isterim diyordu kendi kendine, dudaklarını oynatmadan. Aynı, Esma’nın kahvaltılıkları getirdiği masayı odanın kapısında görür görmez zihninde gezdirdiği gibi, veya elindeki koca iğneyi(!), bir bebeği uyutmak için kucağında sallayan anneyi andıran narinlikte damarlarına değdirdiği anda izlediği zarif parmaklarının büyüsüne kapıldığı lahzadan farksız…

Keşke dışarıda tanısaydım seni” diye söylenmişliği bile vardı Suat’ın, odadaki tek komşusu olan Amil hoca’nın göz kapakları zamana yenildiği sıralarda. “Daha farklı olur muydu acaba” cümlesini zihninden de geçirmişti hatta bir iki kere ama sonra geçmişin yorgun yılları belleğini işgal etmişti. İlkokulda tanısaydı ne olacaktı ki? Hiç kimsenin arkadaşlık yapmak istemediği şişko bir çocukla mı vakit geçirecekti, teni pırlanta gibi pürüzsüz olan Esma. Veya lise zamanları… Kendisinin bile kendisine itiraf edemediği; kendini ispatlama gayesiyle sınıfın orta yerinde yaptığı soytarılıklarla kendisini rezil ettiği, kof  bitirimliklerle herkesin yüz çevirdiği bir serseriden mi etkilenecekti Esma? Boş hayaldi Suat’ınki. Esma’ya yakın olma ihtimalinin gerçek olacağı tek yerdeydi, farkındaydı tabii ama insanın kendisine söyleyemediği gerçekler, söylediklerine göre her zaman daha hacimliydi.

Mesela hayatının en mutlu anlarını dudaklarınla değil de yüreğinle sırala deseler, diyaliz zamanları dışında geçen hastane günlerini hiç düşünmeden hissettirebilirdi karşısındakine. Bakmayın, “ah bir çıksam şuradan” dediğine, sosyalleşmenin tadına askerde varan ergen ruh hali vardı hücrelerinde. Onlar kapıdan kovsa yüksek ihtimal bacadan girmeyi denerdi. “İyileştin” deseler, vücudunun en hastalığa yakın organını orada kalabilmek için delil olarak gösterirdi. Ama dili… Gün aşırı vakitlerde, “ah bir çıksam şuradan” derdi işte, eski bir dinin ayin ritüeli gibi.

Suat bir kaç saniye ile sınırlı zaman diliminde bunları düşünürken, Esma’nın bakışlarıyla mahkum ettiği Amil hoca da hızla kapılmıştı zihninde akıp giden geçmişe. Kızı gelmişti aklına. Büyüğü değil ama, küçüğü… Şimdilerde onu haftada iki kez diyalize girmeye mecbur bırakan böbreğini 25 sene evvel verebilseydi, Esma’nın yaşlarında olurdu diye geçirdi içinden. Ve bunu sabahta düşünmüştü aslında. Bir hafta öncesinde de… Hastaneye adımını attığı, başucunda duran serumu ilk kez takan Esma’nın sıcak konuşmasını işittiği ilk gün de…

Birbirlerini sevmiyorlardı denemezdi, ki zaten Suat’ın bir canlıyı sevmemesi olacak iş değildi. Bunca yıllık üniversite emektarı Amil hoca için de geçerliydi bu durum. Amaa; deli dolu Suat’ın birbirlerini geçmek için yarışan cümleleri kulaklarını tırmaladığında, “çok konuşuyorsun be evladım” deyip ellerini iki yanına açtıktan sonra başını hafifçe omzuna devirerek yükseltiyordu sesini.

Yeter ama beni de düşün Suat, bu da kafa…

İkinci cümlenin her sözcüğünde biraz daha incelttiği sesi ise, iğne batırılan topun saniyeler içinde sönmesi gibiydi. Öyle naifti ki o son söz, öyle kibar dökülürdü ki dudaklarından, lirik bir müziğin son dizeleriydi sanki. Ilık, gölgelenmiş bir şefkat…

Bilmeyenin “Nefroloji” dediği 4. kat onlar için bir ailenin soyadı gibiydi. Farklı dünyalardan gelen insanların aynı organın eksikliğini taşıdığı koca bir ailenin kimliğiydi yani. Ve en yakınları hemşirelerle birlikte… O nedenle sorarlardı her öğlen serum değiştirmeye gelen Esma’ya. Var mı kaybettiğimiz diye.

Yine sordu Suat. Sıyrıldığı duygularının yüzünde bıraktığı tebessüm kırıntısına aldırış etmeden… Tüm ciddiyetini gölgelediği hüznünün de gerisine itmeye gayret göstererek…

Var mı kaybettiğimiz?

Mehmet amca…

Başka söz söylemedi Esma, söylemezdi zaten. Dudağının kenarına belli belirsiz bir üzüntü ifadesi yerleştirirdi, o kadar. Amil hoca ise sorunun geleceğini hissettiği anda sarılırdı başucundaki kitaba. Cümleler kulağından zihnine nüfus ettiği sırada da dökerdi gözyaşlarını, okumadığı yazıları süzen gözlerinden.

Suat mı? Gülerdi Suat. 32 yaşına mı gülerdi, çalışmayan böbreğinin ona yaptığına mı, aldığı haberin sahiciliğine mi, kimse bilmezdi. Yalnızca gülerdi Suat…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir