Daha önce bahsettiğimi hatırlıyorum. İzmir’in küçük bir sahil kasabasında doğdum büyüdüm ben. Denize yürüme mesafesinde dediklerindendi evimiz. Okulum deniz manzaralıydı. Belki o yüzden deniz kokusuna özlemim. Şimdi de denizi gören bir evim var fakat biraz zahmetli denizi görmek, balkondan hafif sağa eğimli bakmak lazım.

Ne diyordum. Şimdiki çocuklarınkine de benzemiyordu bizim çocukluğumuz. Bizim diyorum çünkü benden iki yaş küçük kardeşimdi çocukluğumun en iyi şahidi. Uykuyu severdim. Okula giden sabahçı mahalleli arkadaşlarımı hergün bekletirdim. Evden çıkmam öyle kolay olmazdı. Hiç usanmadan, şikâyet etmeden beklerlerdi beni. Kim bilir belki şimdilerde kimseyi bekletmiyor olmam, dakikası dakikasına buluşma saatine uymamda onların bir etkisi vardır diye düşünüyorum. Ne derler, umarım doğru yazabilirim istihkak hakkımı onlarla doldurmuş da olabilirim.

Hazır onlardan konu açılmışken yaşımız yakın beş altı kız vardık. Ama tabii kardeşim ve bir arkadaşımız daha vardı ki zamanın kankalarıydık. Kendi kendimize yeterdik çoğu zaman. En sevdiğimiz oyun ip atlamaydı üç kişi kaldığımızda. Hani şu iki kişinin ipin içine girdiği üçüncü kişinin birler, ikiler, üçler… derken ipin yükseltilerek hoplaya hoplaya oynanan bir oyun… Çok sert kuralları vardı. Yok üstüne basmak yok. İpe değmeden oynamak mecburi. Kurallar kurallar… Tabii zorlanıyorum, hem ikisinden yaşça büyüğüm hem de kiloca. Kurallara müdahale ediyorum. Çoğu zaman bana en uyan yeni kurallar istiyorum. İtiraz ederlerse “oynamıcam ben” dediğim bile oluyordu. Onlarda tabii belki beni sevdiklerinden belki de bana mecbur olduklarından en saçma itirazlarımı bile kabul ediyorlardı.

Ama bir gün yine zor kuralları sıraladıklarında “oynamıyorum” dediğimde razı olmadılar. Razı olmadıkları yetmiyormuş gibi ipin bir tarafını direğe bağlayıp beni diskalifiye ettiler oyundan. Onları uzaktan, küs fakat mahcup izlerken hissettiklerimden mi bilmem, öyle yerli yersiz hiç bir şeyden şikâyet etmem, ediyorsam kesin şımarıklığım üstümdedir. Neyse ki oyunun dışında kalmıyorum şimdilerde. Düşünüyorum da haksızlığa uğradığımı düşündüğüm hiç çocukluk anım yok. Bundandır herhalde herkese güvenim. Umarım benim mızıkçılığım kimsede kötü hatıralar bırakmamıştır. Şimdilerde hala arkadaşlıklarımızın devam ettiğini düşünürsek sağlam atmışız temellerimizi.

Öyle böyle derken anıları üst üste koyup, üstüne çıkıp, çocuk yaşımdan bugünüme bakarken buluyorum kendimi çoğu zaman. Yaşımın kırk’a yaklaştığı yıllardayım. “Hayat bana ne getirir, ben hayattan ne alırım” demektense “kendim için ne yapabilirim?” modundayım. Bu dünyada var olma sebebimi merak edip sorgularken. Bu kadar olağanüstü bir yaradılışın bir manası olmalı diye düşünüyor ve bu manasızlığın içinde bir girdaba girmemek için direniyorum. Sürüklenmemeliyim, bu hayat benimse ve kaptanı da bensem ben nereye istersem oraya gitmeli ve hatta rüzgâr bile ben nerden istersem oradan esmeli. Kırka yaklaşmanın verdiği bir yük mü bu? tam olarak kestiremesem de.

Doğdum büyüdüm ve bir sona doğru yol almaktayım. Her birey gibi. İşte ben bu sona vardığımda benden bir şeyler kalsın umuduyla başladığım bu yolda bir yılımı (internet ortamında) doldurmuş bulunmaktayım. En büyük hayalim ve bunun için hiç acelem yok. Bir kitabım olsun istiyorum. İmzamı atarken kitabıma hangi fotoğraf makinasına bakacağımı şaşırmak istiyorum mesela. Olur mu sence…

Ya da kim bilir belki benim de sonum Turgut Uyar gibi olur. Şöyle anlatayım, Turgut Uyar’ın ilk kitabının imza törenine 2 kişi gelmiş. Haliyle bu duruma efkârlanan Turgut Uyar’ı gören yayınevi sahibi 6 kişi daha yollamış imza için. Biraz buruk biraz umutlu imzalamış kitabını. Şimdi Turgut Uyar’ı tanımayan yok. Şiirleri, sözleri yaşadığı o muhteşem aşkı ile… Turgut Uyar’ın askerleriyiz diyenler bile oldu. Tamam, kabul ediyorum Turgut Uyar kim ben kim.

Ben kim miyim? Ben Zeyno…