Onları ürkütmeden, dikkatli adımlarla yürüdü safir mavisi bir renge boyanmış denizin kıyısına. Cilalı bir taş gibi parlayan parlak tüylerine güneşin sarı lekeleri düşünce ortaya çıkan renk daha göz alıcı bir renge dönüşüyordu.

Usulcana aralarına girip, sanki hayatında ilk defa bir kuş görüyorcasına merakla izledi her birisinin hareketlerini. Sonra durarak yerinde öylece, uzaklarda birleşen ufka bakıp, derinden bir iç çekti.

Bunu, bu ülkeye geldiğinden beri neredeyse her gün yapardı. Huy edinmişti tam anlamıyla. Göçmen kuşları ile bağlantı kurmak, kıyısında bir şehrin uzakta biten ışıklarına dalıp, geçmişteki hayatı üzerine düşünmek istiyordu.

Biliyordu, geçmişinden asla kurtulamayacaktı. Hatıraları tıpkı bir gölge gibi onu peşinden takip etmeye, her nereye giderse gitsin onunla gelmeye devam edecekti. Belki de doğru olan ondan kurtulmak yerine onunla birlikte yaşamayı öğrenmekti.

Kederiyle, sevinciyle, acısıyla, umuduyla yaşanmış bir hayatın yükünü, benliğinin gözardı edilmiş yerinden çıkartıp, onu omuzlarında hakkıyla taşımalıydı.

Ülkesinden kırgın bir şekilde ayrılmıştı.

Sınırı geçtiğinde yüreğinin ferahladığını hissetmiş, geldiği ülkede artık her şeyin daha iyi olacağına inanmıştı. Ve fakat cenetten bir köşe kabul edilen bu ülkede çok uzun bir zamanı geride bırakmasına karşın, onu her gece rahatsız eden ruhunun derin azabı, azalmak yerine devamlı artıyordu.

Yola çıkarkenki düşünceleri, geleceğe dair ümitli beklentileri onun istediği gibi olmamıştı. Ayrıca sürgün bir hayatın ne kadar meşakkatli bir hal olduğunu, okuduğu sürgün yazarların kendi anılarından da biliyordu.

Hem nasıl olmasın! Kendi toprağından kopartılan bir bitki bir başka yerde yaşayabilir miydi? Doğup büyüdüğü ormanından alıkonup, uzak bir ülkenin hayvanat bahçesinde tutulan ve ziyaretçilerin meraklı bakışları altında daha da ezilen bir hayvan ne derece yaşamdan zevk alabilirdi?

Bu, mantığın tüm kurallarını yadsıyordu. Bir başka ülkede bir başka kimlik altında yaşanabilirdi, ama bu, asla sanıldığı gibi mutlu bir hayatın karşılığı olamazdı.

Okuduğu kitaplardan birinden bir alıntı düştü aklına o an.

Zülfü Livaneli’ye ait ”Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm” isimli bir eserdi bu. Kendisi de bir dönem sürgün hayatı yaşamış biri olarak kitabında şöyle diyordu üstad;

”Ben de ülkemden nefret ederek ayrılmıştım ama aradan geçen onca yıldan sonra anlıyordum ki hiç kimsenin toprağından tamamen kopmasına imkan yoktu. Ağaçlar, bitkiler gibi o toprağa dikilmiştik. Sürgünün en kötü yanı da buydu. Doğaya aykırıydı sürgün. Bu yüzden hepimiz perişan olmaya yazgılıydık. Mutlu sürgün yoktu ve olamazdı…”

Ne kadar da doğruydu, düşüncelerini nasıl da net bir şekilde anlatıyordu bu cümleler. Ülkesindeki birkaç zorbaya kızıp, soluğu bu uzak memlekette almıştı. Eğer kalsaydı yüreği daha fazla acıyı kaldıramayacak, ciddi bir sağlık sorunu yaşayacaktı.

Ve lakin bu ülkenin sakin ve huzurlu ortamında da bir tarafının hep eksik kaldığını hissediyor, yüreğinin bu derin özlemi, ona mutlu olma şansı vermiyordu. İki karşıt duygu içinde bocalıyordu. Ne yapacağını, ne tarafa gideceğini bilmiyordu. Kimdi, neydi, neyi temsil ediyordu bu ülkede?

Kötülük bu derece etkin ve güçlü iken, iyilik neden bu derece zayıf ve dağınık kalmıştı onun karşısında? Namuslu ve dürüst insanların yeri neden hep ya cezaevleri ya da mezarlık oluyordu? Canından çok sevdiği ninesi ona bir zamanlar, ”İyiliğin er ya da geç kazanacağını” söyler dururdu. Peki, kendisi bu muzaffer zaferi görebilecek miydi? Hayatı bunu görmeye yetecek miydi?

Yakınlarında durduğu göçmen kuşları uçmaya hazırlanıyorlardı. Onlara doğru koştu. Güvercinler kanatlarını sonuna dek açıp, havada süzülmeye başladılar. Onları hem hüzün, hem de hayranlık içinde izledi ve yüreğinden kopup gelen şu sözleri haykırdı;

”Olur da bir gün bizim oralardan geçerseniz sevdiklerime selam söyleyin. Elbet bir gün döneceğim aralarına… Güle güle göçmen kuşları… Güle güle… Yolunuz açık olsun… ”

Bunlar da ilginizi çekebilir…

— > Öykü /  Yaşamaktan Asla Vazgeçme

— > İz Bırakanlar / Pablo Neruda

— > Dürbün İzler’den 5 Film Önerisi / Tuncel Kurtiz