Türkiye’deki bir çok anayasal sorunu, biz kendi içimizde farkında olmadan çözmüşüz aslında. Siyasi Partiler Yasası mesela. Öyle çözmüşüz ki hatta, barajı 3’lere 5’lere çekmekle kalmamışız, tamamen kaldırmışız. Her parti, her oluşum gelmiş, en kalabalık ile aynı sesi çıkarmış, aynı temsil hakkını elde etmiş. “Senin şu kadar çadırın var, irademe saygı duy.” demek kimsenin aklından geçmemiş.

Barış Sürecine karşı hareketmiş bizimkisi. Ama biz o sorunun da üstesinden gelmişiz. Kürtlerin en temel isteği olan “Anadilde Eğitim“, “Anayasal Kimlik Talebi” ve “Yerinden Yönetim” hala devlet nazarında sorun iken, “Bu devlet aygıtı beni sahipleniyor” diyemeyen Kürtler, “Bu Park bizim” diye haykırdı en içten duygularıyla. Elinde oy verdiği partisinin bayrağı, kendine özgü halayı, “Benim talebim bu” dedi, kendi oturduğu yeri kendi temizledi, düzenini kendi sağladı, çadırlarını kendi yönetti. Zaman yetse ufak çocuklarına Anadilde Eğitim de verirlerdi ancak zaman yetmedi.

Bu gençler içer, kadınlı erkekli düşer kalkar, ahlaktan bir haber yaşar” tezini de İhsan Hoca önderliğinde Anti Kapitalist Müslümanlar yerle yeksan etti. Kandiller tebrik edildi, oruçlar açıldı, teravihler kılındı ve belki de en değerlisi, bunları yapanlara yapmayanlar sadece saygı duydu ve onların duygularını paylaştı. Gözlerinin önünde akıp giden huşu hareketini seyre daldı birçoğu. Ve “Laikçi” diyerek aşağıladıkları “Biz“ler Laiklik dersini de tam puanla vermiş olduk.

Genel eğilim Müslümanlık akideleriyle şekillenmese de “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” şiarıyla hareket etmişiz biz, çoğumuz farkında bile olmadan. Hem de öyle lütfeder gibi değil, her isteyenin istediği an, mevcudu yeme-içme hakkını en kutsal değer sayarak. Oturmak için yere serdiğin örtünün üzerinde başkalarına yer açarak, elindeki bisküviyi önce karşındakine uzatarak. Şimdi düşünüyorum da biz nefis sınavını bile vermişiz orada.

İşgalciler çadır kurmuş Park’a” dediler ya… Biz hiç “Üç katlı bir çadırımız olsun, ikisini kiraya verelim, şu yan tarafı da ucuza kapatalım da ilerde satarız” diye düşünmedik. Çünkü bizde pazar yoktu, pazarlamaya da gerek yoktu. Evet, yer kalmamıştı, herkes bir köşeye çadır kurmak istiyordu ama hiç kimsenin bir diğerine, “En fazla papeli ödeyen burayı alır dostum.” dediğini zannetmiyorum.

İlkel devletlerin dahi toplumlarına karşı ilk sorumlulukları, barınma, korunma ve beslenme hakkıdır. Sanırım barınma ve beslenme konusunda tarih yazdık ancak korunma konusunda bir devlet değildik, ordumuz yoktu, kaldı ki zaten biz de asker olamazdık. Ancak bize reva görülen gaz, job, tazyikli su ve mermi izleri dünyada da karşılık buldu ve biz Park’tan kovulduğumuz gün aslında kazandığımız resmileşmiş oldu.

Sonra bu tadının damağımızda kaldığı, sınırlarını etik değerlerin, sorumluluklarımızı da ahlakımızın şekillendirdiği özgürlük duygusunu içimizden kazımak için attılar Park’tan bizleri. Yaşantımızı çalmaya çalıştılar yeniden, patronu oldukları fanuslara sıkıştırmayı deneyerek. Ama anlayamadıkları bir şey vardı, cin bir kere şişeden çıkmıştı ve geri dönüşü de olamazdı.

Biz Gandhi gibi Tuz Yürüyüşü düzenleyemedik, Deniz gibi Mustafa Kemal yürüyüşü de…Selma’da en önde yürüyen bir Martin Luther King de değildik belki ama onlar da baktıkları yerden takdir etsinler, bizim uzun bir yürüme alanımız yoktu. Eldeki imkanlarla direnmenin bir diğer türlüsünü yapabilirdik ve onu denedik. Durduk. Onu da en güzel Erdem Gündüz (duran adam) yaptı.

Kaybettiğimiz “can”ların anısına… #Gezi5Yaşında