Ne Zaman Adam Oluruz

Geçtiğimiz yıl Türkiye’de yapılmış 150’den fazla film vizyona girdi. Bu filmlerin yarısından fazlası birbirine çok benzeyen ucuz komedi filmleri. Arada birkaç korku filmi, birkaç da dram var. İyi diyebileceğimiz film sayısı ise gerçekten iki elin parmaklarını geçecek sayıda değil.

Önce şunu anlamak gerek. İyi-kötü dediğimiz kavram öznel değil. Bir filmi iyi ya da kötü kılacak bazı noktalar herkes için geçerlidir. Sizin bir filmi beğenmiş olmanız o filmi iyi kılmaz, iyi bir filmi siz beğenmediniz diye kötü ilan edemezsiniz.

Peki neden olmuyor? Neden 81 şehirli, 80 Milyon nüfuslu ülkemizde sinema büyük bir endüstri değil? Neden iyi filmler çıkmıyor? Neden üç-dört isim dışında iyi yönetmenimiz ya da oyuncumuz yok? Neden arkadaşlar, neden yani?

150 tane film çekiliyor yılda. Bunun 5 tanesi iyi film. Yılda 5 tane filmin iyi olduğu ülkede yeni isimler çıkaramazsınız, 5 filmle festival düzenleyemezsiniz. 150 filmden bırakın 50-60’ı, 20 tanesinin iyi film olması gerekir. Bu 20 yönetmen, 20 farklı set ekibi, yüzlerce oyuncu demek. Bu sayede sinemayı bir endüstri haline getirir, insanları sinemaya teşvik eder, yeni isimler çıkarır. Bu filmler festivallere gider, ödül alır, gişe de yaparsa yapımcılar da bu filmlere para yatırır. Ama neden olmuyor yani?

Bakın bunu eğitimle açıklayabilirsiniz. Film yapmayı çok isteyen belki de çok başarılı olacak genç insanlar daha ciddi(!) işler yapmaları için zorlanıyorlar. Üniversite sınavında yüzde birlik dilime girmiş bir öğrencinin sinema okuduğunu düşünebilir misiniz? İmkansız. Okuyacak iyi bir sinema okulu var mı gerçi, o da yok. Dolayısıyla çoğu genç, doktor ve mühendis olmak için yönlendiriliyorlar. Sinema okullarına giden öğrenciler ise es kaza o bölümü tutturabildikleri için oradalar. Çok büyük potansiyel taşıyan insanlar şu an masa başı işlerde 9-5 çalışırken, alakası olmayan insanlar yönetmenlik yapıyorlar.

Hadi eğitim bizde yetersiz. Ya yurt dışındaki eğitim? Yurt dışında eğitim almış binlerce Türk genci var. E nerede bunlar, ne üretiyorlar?

Osmanlı duraklama döneminde artık Avrupa’nın eğitim konusunda aştığını anlayıp, Genç Osmanlılıları Fransa’ya gönderiyor. Burada eğitim alan gençlerin Osmanlı topraklarına dönüp aldıkları eğitimi ülkede kullanmalarını bekliyorlar. Buradaki nokta şu; Osmanlı, Batı’dan gelen yenilikleri uygulamayı kabul etmiş. Şu an böyle bir durum var mı? Aldın eğitimi, geldin Türkiye’de mükemmel bir film çekebilir misin? Hayır. Çünkü böyle bir ortam yok ülkede. Sadece sinema için değil, sanatın tüm disiplinlerinde bu böyle. İdo Tatlıses, Berklee College of Music’te eğitim alan bir adam arkadaşlar, bu ülke böyle maalesef.

Mektepli ya da alaylı bir yönetmensin, geldin işe başladın. Film çekeceksin değil mi? Nasıl çekeceksin? Abi ben Oldeboui gibi bir film çekeceğim ve sinema tarihine geçeceğim. Önce bir yapımcı bulmam gerek. Türkiye gibi bir yerde buna para verecek yapımcıyı nereden bulacağım? En iyi ihtimalle filmi Türk normlarına göre yumuşatmam gerekir. Her şeyden önce istediğim şeyi çekemeyeceğim hiçbir türlü.

Hadi benim hibe edecek milyon dolarlarım var ve istiyorum ki filmim alsın yürüsün. Kadın oyuncum şu an dizilerde boy gösteren tanınmış genç bir hanım olsun istiyorum. Allah aşkına söyleyin, bu kadını açık açık bir seks sahnesinde oynatabilir miyim?

Seyirci buradaki en son halka. Evet Türk insanı önüne konanı yemeyi sever. Şükrederek, başka bir yemek yemeyi ayıp bulur. Kafalarda sürekli bir ayıp, bir günah… Gelgelelim sanat tam da bu; önüne konanı yememek. Şimdi bu topluma din eleştirisi yaptığın bir filmi nasıl izletebilirsin. Linç edilirsin. Köpeğin adını Hüseyin koydular diye, Caferiler Kavak Yelleri seti bastı bu ülkede. Herkes çok hassas, gülüp geçemiyor. Bu kısır döngü de bizi ilk konuştuğumuz konuya getiriyor; eğitime. Filmcinin eğitiminin iyiliği, seyircinin eğitimsizliği karşısında işe yaramaz kalıyor. Sonuçta film denilen şey birilerinin izlemesi için çekiliyor ve onlar sizi izlemediği zaman film çekemiyorsunuz. O yüzden de birbirinden boş komediler ya da ağlak dramlar çıkıp duruyor piyasaya. İzlemek için beyne ihtiyaç yok, sizi tamamen güldürmeye ya da ağlatmaya yönelik. Filmi anlayabilmek için hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

Oysa ki iyi bir film sizi rahatsız etmeli, filmi anlamak için uğraşmalısınız, filmi anlayamadığınız için kültür seviyenizin düşük olduğunu düşünüp kendinizi geliştirmek istemelisiniz. Maalesef Türkiye’de ne bunu düşündürebilecek sinemacı ne de düşünebilecek izleyici var.

Peki seyircinin kabahati ne? Öncelikle Türkiye’de sinema bir sanat dalı değil bir aktivite olarak görülüyor. Ve kimse sosyal bir aktivitede sıkılmak istemez. Dolayısıyla izleyicimiz gülüp kafasını boşaltmak için film izliyor. İkincisi, nitelikli filmler küçümseniyor. Sadece filmlerle değil bu ülkede özellikle soyut ya da sürreal sanat ürünleriyle alay edilme eğilimi var. “Lan heykele bak, lan bu nasıl resim” gibi argümanlarla eserler küçük görülüyor. Sinemada da böyle, Kosmos’da cins cins hareketler yapılıyormuş da, Nuri Bilge filmlerinde adam yarım saat camdan bakıyormuş da, yabancı bir yönetmenin filmden hiçbir şey anlamamış da yarısında çıkmış… Burada anlatılan bir şey olabileceğini, anlatılanı anlamak için bir şey okumak bilmek gerektiğini asla ama asla düşünmüyor bunun yerine filmle alay ediyor insanlar.

Böylece sanat algısı bükülüyor. İnsanlar sanatsal filmler izlemenin komik olduğunu düşünüyorlar. Haliyle az bir şey güzel oyunculuk ve az bir şey ciddi konu içeren şeyleri baş tacı ediyorlar. Babam ve Oğlum, Ayla gibi filmler de böyle; İçerde, Çukur gibi diziler de böyle. Halbuki sinema bize anlatılandan çok daha fazlası. Fakat ne ailedeki, ne okuldaki eğitim bize sanatın önemini aşılıyor. E bir ilgi alanı olarak bu işe kafa yormak da çok rafine bir zevk olduğu için sinema algısı değişmiyor. Seyirci böyle olduğu için ucuz filmler çekilmeye devam edilirken, seyirci de ucuz filmleri arzulamaya devam ediyor. Burası da bu işi yapmak için yanlış ülke oluyor maalesef.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir