Ferman

İnsan umutsuzluk denizinde nefes alamaz. İnsan hiçbir denizde nefes alamaz. Ama umutsuzluk denizi hiçbir denize benzemeyendir. Bataklık gibidir. Koyu, pis bir sıvısı vardır. Elini kaptıran kolundan olur. Ayağı takılan en hızlı batandır. Yalnızlar mesela, en kolay onların ayakları takılır. Çünkü bu deniz bildiğimiz denizlere benzemez. Aklına bir tohum misali düşer. Aklına düştüğü an küflenir. Oksijensizlikte büyür. Küfler meyve verdiği zaman ise ayağını attığı ilk asfaltı eritir insan.

Beyninin orta yerinde koca bir umutsuzluk filiziyle yürümek güç olsa gerek. Asfaltın erimeye hakkı olur. Ayağının değdiği yer umutsuzluk denizine dönüşür. İnsan işte; kendi denizini kendi yapabilendir. İçini neyle doldurursan doldur koskoca bir denizi var edendir, insan.

Bu aralar ülkemin bütün denizleri umutsuzluk dolu. Bütün coğrafyaları küflenmiş. Bütün filizleri büyümüş. Bastığımız asfaltlar eriyor. Sağ ayaklarımız, sol ayaklarımız bataklığa saplanıyor. Kendilerine bataklık dememizden hoşlanmıyorlar. Doğru ya, bataklık değildi denizdi. Sağ ayaklarımız, sol ayaklarımız umutsuzluk denizine düşüyor. Ellerimizin bunlardan haberi olmuyor. Ellerimiz ki gülleri körü körüne sıkan, akan kana kızılcık şerbeti diyen ellerimiz… Durum bu olunca bahar gelemiyor bahçelerimize. Kardelenlerimizin nesli de çoktan tükendi. Kafalarımızın içleri de şikayetçi her şeyden. İsimlerimiz karalanıyor, dillerimiz düğümleniyor. Kafalarımız. O durdukları yerden hiç memnun olmayan kafalarımız zonkluyor. Nereden mi biliyorum? Size sahip olduğum o denizden yazıyorum. Size içindeki karanlıklarda boğulan insanlar adına yazıyorum. Dillerinin düğümlerine rağmen çırpınan insanlar adına yazıyorum. Kağıdım yıpranıyor. Kalemim çatlıyor ama yine de yazıyorum. Çünkü biliyorum o devasa tuzlu denize düşen bir damla su denizin derdine dert katmaz. Tuzluluk oranını azaltır. Acısını hafifletir. Biliyorum, zehre düşen bir damla yaşına başına bakmadan savaşır. Herkes kendine yakışana layıktır bunu da biliyorum.

Şu aralar bilmediğim tek şey, benim kanat çırpışım döndürecek mi bütün dünyayı? Derdimi anlatamadan ölüp gidecek miyim? Çürüyüp gidecek mi balıklarım? Yazılar yetecek mi yaralarımı sarmaya? Yazmak aslında kanayan bir yaranın beyanıdır. Bu yazı da başlı başına saltanatımın ilanıdır. Kendi dünyamda kendi medeniyetimi kurup, oralara göçtüğüm günün milli marşıdır. Sizin dünyanızda böylesine dolu ruhlara hiçbir zaman yer de olmamıştır zaten. Biz içimizdekilerle vatandaşlık başvurusunda bulunalı çok oluyor. İltica ettiğimiz beldeler kıymet görmüyormuş. İlticamızı özenle inceleyip bilhassa kıymet göstermişler. Bu denli kıymetler sebebiyle hayali beldeyi komple üzerimize yaptılar. Pek karlı bir ticaret olduğunu söyleyemem. Ama bildiğim bir şey varsa, pek yakında değerlenecek olduğudur.

Sevgili Vera. Sen benim saltanatımın tek şahidisin. O yüzden bu ilk fermanı bağırmana rağmen duyulmayışına ithaf ediyorum. Sana ithaf ediyorum. Gözleri olan körlere, kulakları olan sağırlara ithaf ediyorum. Aldığımız her nefese ithaf ediyorum. Ne yazık ki onun da değerini bilemiyoruz. Ruhsal dünyanda, pembe bulutlarınla, huzurlu çiçeklerinle kalman dileğiyle.

Mira

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir