Türkiye’nin son dönemde ABD ile olan ilişkilerinde önemli dönemeçler yaşanıyor. Çıkarların karşılıklı olarak ters düşmesi, dünyanın çok kutuplu bir hal alması gibi bir çok etkeni alt alta koyduğunuzda durumu anlamak mümkün oluyor.

Fakat genellikle politikalarında çatışan ülkeler, bunu iki yolla yaparlar. Ya oturup nerelerde çözüm bulabileceklerini konuşurlar ya da konuşacak bir şey kalmadıysa ekonomik tedbirler başta olmak üzere bazı yaptırımlarda bulunurlar.

Örneğin ABD’nin silahtan finansa kadar bir dizi başlıkta bu argümanları kullandığını görüyoruz. Biz ise manşet atmakla yetiniyoruz. Kafa tutmak, ders vermek, ‘ey’ demek gibi bir çok söylemle olayı çözdüğümüzü düşünüyoruz.

Oysa bunları yaparken, öte tarafta da uluslararası platformlarda Kudüs meselesindeki çıkış istisna olmakla beraber, genellikle bağırıp çağırdığımızın lehine oylar veriyoruz.

Muhabirliğe ilk başladığım yıllardı. Sevgili Özkan Altıntaş’a yeni muhabir olmanın heyecanıyla ‘elimde şöyle bir haber var’ diye koşardık. Onun da yanıtı şu olurdu: ‘Söyleme; yap…’

Aslında o kadar büyük bir hayat dersi ki, mesleğin ötesinde hayatın her alanına yaymak mümkün. Ne yazık ki bugün Ankara’ya dönüp insanın iki kelimelik aynı cümleyi kurası geliyor.

Zira bir ülkeye tepkinizi, ekonomik yollardan dile getirmiyor; bununla ilgili önlemler almıyorsanız; gerisi boş laf oluyor. Tüm bunları İsrail ile olan süreçte de yaşadık. Davos’ta başlayıp, içeriğini tam olarak anlayamadığımız uzlaşı sürecine kadar geçen zamanda, bu ülkenin bize olan ithalatında patlama olmuştu.

Düşünsenize, haklı olduğunuz bir konuda tartışıyorsunuz; ama ekonomik olarak tartıştığınız ülkeyi de ihya ediyorsunuz. Nitekim benzer bir fotoğrafı geçen seçim döneminde Avrupa Birliği ülkeleriyle de yaşadık.

Sonra da siyasi sorunlarla ekonomik meseleleri karıştırmamak gerektiği açıklaması bizim yöneticilerimiz tarafından yapıldı. Oysa dünyada dış siyaset – ekonomi ilişkisini çözmeden devlet yönetemezsiniz. Yani hayatın gerçeğine ters,,,

Şimdi aynı resmi ‘ey’ gölgesinde yaptığımız ithalatla ABD karşısında da veriyoruz.

“Anadolu Ajansı muhabirinin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı iş birliğiyle oluşturulan geçici dış ticaret verilerinden derlediği bilgilere göre, geçen yılın ocak-nisan döneminde 3 milyar 390,7 milyon dolar olan Türkiye’nin ABD’den ithalatı, bu yılın ilk 4 ayında 4 milyar 108,2 milyon dolara ulaştı. Türkiye’nin ABD’den ithalatı, söz konusu dönemde yüzde 21 arttı.

Türkiye’nin ABD’ye ihracatı ise yılın ilk 4 ayında yüzde 0,2 azalarak 2 milyar 606,5 milyon dolara geriledi. ABD, Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülkeler sıralamasında Almanya, İngiltere, İtalya, Fransa ve İspanya’nın ardından 6’ncı sırada yer alırken, en çok ithalat yapılan ülkeler sıralamasında Almanya, Rusya ve Çin’in ardından 4”üncü oldu.” 

Peki bu ne? Hatta ‘bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu’ demek gerekmiyor mu? Eğer siz muhatabınızın hayatında bir etki etmiyor; daha kötüsü ondan daha çok mal almaya eğilim gösteriyorsanız, attığınız nida semada hoş bir seda olmaktan ileriye gitmez.

Çünkü dış siyaset ve ekonomi iç içedir ve birbirinden ayrı düşünülemez. İktisatçılar içinde bilinen bir fıkra vardır. Sanırım ‘ey’ gölgesinde ithalat yapan Türkiye’nin neyi anlamadığını güzel özetliyor:

Ekonomi hocası yılın ilk dersine şu sözlerle başlar:Birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda, yani bütün bir dönem boyunca,  zenginlerin yazdırdığı müfredatı okuyacağız.’ 

İktisat hocası sözlerini şöyle sürdürür:
‘Arkadaşlarım, iktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş… Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret; bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset; daha çok kazanmak isteyenler ise savaş yaparlar.”

cetinunsalan@yahoo.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir