Edebiyat Mutluluktur

“Edebiyat Mutluluktur” diyor ünlü yazar. Bu mutluluğa ulaşmak isteyenler için yazdığı kitabına da bu ismi veriyor. Katılmamak elde değil. “Mutluluk” sözcüğünün insanın dudaklarını yüzüne yayan genel bir başlık olduğunu düşünürsek, her birey bu sözcüğün alt kırılımlarında kendine en uygun dalı bulabilir. Hatta ileri gidiyorum, o güne kadar aynada defalarca göz göze geldiği insanla yeniden tanışabilir.

Yalnız bireylerde değil toplumların ortak hafızasında da derin izler bırakmıştır bu “Mutluluk”. Kalemin kağıda dokunduğu her lahza, bulunduğu coğrafyanın kültür heybesine yeni meyveler yollamıştır. Yurdunu savunan kahramanlara destan olmuştur bazen. Bazen de bir aşk hikayesini dillerden dillere anlattıracak deyiş…

İnsanlığın ilk gününden bu yana etkisini hissetmişizdir bu “Mutluluk”un. En avcı toplayıcı olunduğu zaman bile en güzel konuşana gıpta ile bakılmıştır. Güneşin üç kez alçalıp yükselmesini not eden  bir başkasının verdiği/verebildiği fikirlere öykünülmüştür çoğu zaman. Kuşaklar sonra dünyaya gelen çocuklar da atalarının “onların içindekilerden” olmasıyla kabarmıştır göğüslerini.

Eski Yunan’ın İlyada’sı mesela. Yunan medeniyetinin Asyalı topluluk olan Truva’yla savaşını konu alır. Truva kralı Priamos’un oğlu Paris’in; Agamemnon’un kardeşi Menelaos’un, güzelliğiyle dillere destan karısı Helen’i kaçırıp yurduna getirmesiyle başlayan olaylar silsilesi, Yunanlar’ın, etnisitesi bugün dahi tartışma konusu olan Truvalılara karşı zaferiyle sonuçlanır.

Homeros’un bu yapıtı, yüzyıllar boyunca toplumlara “Mutluluk” olmasının yanı sıra toplumları yönetenler için de rol modeller meydana getirmeyi başarmıştır. Bunlardan birisi de, çağ açıp çağ kapatan Sultan Fatih Mehmed’in, Anadolu’daki tarihini çok eskilere dayandırma çabası olarak kendi atası yerine koyduğu Truva’lı Hector’dur. Homeros’un eserinden bildiğimiz; Yunanlar’la birlikte savaşa giren Akha’ların ünlü savaşçısı Akhilleus’un savaş meydanında yendiği Hector üzerindeki hakkını Fatih Sultan Mehmed Han; “Allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. Biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. Yunanların, biz Asyalılara karşı yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan uzun zaman geçmesine rağmen onların torunlarından aldık” diyerek dile getirmiştir.

Edebiyatı aynı ustalıkla kendi küresel politik pozisyonuna enstrüman haline getiren bir diğer komutan ise Mustafa Kemal olmuştur. Kazandığı istiklal savaşından sonra Türklerin Anadolu’daki 7000 yıllık tarihine atıf yapmak için, “Hector’un öcünü aldım” demiş, ilerleyen yıllarda da Eti ve Sümer Bank’ı hayata geçirerek yaşanan tarihi “Mutluluk”a çevirenlerden öğrendiklerini pratiğe evirmiştir.

Eski Yunan’dan biraz daha yakın tarihe gelip İspanya coğrafyasına doğru uzandığımızda çağına “Mutluluk” veren bir diğer usta kalem çıkar karşımıza. O Cervantes’tir ki, Batı Uygarlığı’nın o güne kadar karşılaşmadığı etkiyi yaratan Don Kişot’u kaleme almıştır. İspanyol Edebiyatı’na soluğunu katmıştır. Hatta zaman ilerledikçe Cervantes, kendi yarattığı Don Kişot’un o kadar gerisinde kalmıştır ki; atın üzerinde sağ elini kaldırıp sol eliyle mızrak tutan Don Kişod ile eşeğin üzerinde yayılarak oturan Sancho Panza’nın İspanya Meydanı’ndaki heykelleri, insanların belleğindeki bu “Mutluluk” ile ilgili yerin tamamını kaplamıştır. İşte Cervantes’in yarattığı bu “Mutluluk”, yaşadığı çağın çok ötesine geçen karakterler yaratarak günümüze kadar enerjisini korumayı başarmıştır.

Peki Coğrafya’yı biraz Orta Asya’ya çevirsek… Mesela Talas şehrinin Şeker köyüne gitsek ve yıl 1928 olmuş olsa yeniden. Sonu görünmeyen Bozkırlarda “Mutluluk”u arayan bir çocuğun hayatına dokunmaya gayret göstersek mesela. O’nun “Mutluluk” değerini çözümlesek, neler anlatmak istediklerini anlamayı denesek, nasıl olur?

Evet, Cengiz Aytmatov… O da eserlerinde kendi coğrafyasını, Kırgızların yaşantılarını, kültürlerini konu almayı seçmiştir. Avuçlarının içine aldığı toprağı kitap sayfalarıyla harmanlayarak medeniyetini anlatmayı denemiştir dünyaya. Çekik gözlü insanların gözünden bakılmasını istemiştir, onların dilinden okunmasını arzulamıştır her zaman. Kimliklerine yapılan müdahaleleri, dönem dönem kendini açık eden baskıcı rejimleri hep bu “Mutluluk”un içine itelemiştir işte.

Öyle ki, 1958 yılında kaleme aldığı Cemile, tüm zamanların en çok okunan aşk romanları arasına girmeyi başarmıştır. Savaşa kocasını yollayan Cemile ile bir ayağı aksak Danyar’ın yasak aşkını tüm dünyaya anlatmıştır. Toprak Ana’da ise; kendi savaşı olmayan insanların nasıl başkalarının savaş meydanlarına sürüklendiklerini, Tolganay’ın; kocasını, çocuklarını elleriyle nasıl orduya teslim ettiğini aktarmıştır okuyucuya. Sayfaları çevirdiğiniz dakikalarda, alnınızı kırıştıran bir zaman diliminin misafiri olsanız da kitabın kapanmasıyla birlikte damağınızda kalan tadın boğazınıza doğru ilerlemesiyle “Mutluluk” sarhoşu oluyorsunuz.

Türkan Şoray ve Kadir İnanır’ın vücut verdiği “Al Yazmalım”, Stalin’e karşı kaleme aldığı “Elveda Gülsarı”, son romanı “Dağlar Devrildiğinde” Cengiz Aytmatov’un yazarken kendisine, yüzyıllarca da sahiplenine vereceği “Mutluluk”lardan yalnızca bir kaçı.

Yani Homeros gibi, Cervantes’den farksız, bir “Mutluluk” inşacısı diyebiliriz onun için. Ve bugün yaşasaydı kendisi tam 89 yaşında olacaktı.

Ama bir dakika öldü mü Aytmatov, ya da diğerleri… Edebiyat ölmez ki, “Mutluluk” da…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir