Der Untergang

Buradaki ilk yazımda başarısızlık hikayelerinden bahsetmiştim. Bu yazımda da sizlere başarısızlık konulu beş film tavsiyem olacak. Çünkü takdir edersiniz ki, hayat sadece yükselişlerden ibaret değil. Ne kadar yükselirseniz düşüşünüz bir o kadar ölümcül olacaktır. Ben her düşenin kalkabileceğine inanan biri değilim, herkesin bir gün yere düşeceğine inananlardanım. Bu bağlamda kitapların ve filmlerin hatta özellikle Hollywood filmlerinin; insanın nasıl düştüğüyle değil, daha çok nasıl kalktığını ve zirveye oturduğuyla ilgilenmesi de hayal satan neşriyatlar olduklarını kanıtlar nitelikte.

Gerçek hayat böyle değil, bizde fakirlikten gelip zengin olana “sonradan görme” derler örneğin. “İbneye bak amma zengin oldu, kesin bi bok yedi” derler. Fakirleşene ise “vah vah”, “Yazık” denir, “Allah kimseyi gördüğünden alıkoymasın…” Yani yanı başımızdaki bakkal, süpermarket zinciri kurduğunda takdir etmez hatta haset duyarken, bunu bize beyaz perdede bir kurgu olarak sunduklarında gözlerimizden yaşlar gelerek alkışlıyoruz. Tavsiye edeceğim beş film de bunun tersini anlatan yapımlar. Bilinenin aksine düşüşlere odaklanan filmler. Hepsi de özellikle de spor ile ilgili. Spor bu düşüşü anlatmak için en ideal ortam. Bu filmleri çok detaylı incelemeyeceğim. Bu yazı daha çok tavsiye niteliğinde. Yazı yazmadan önce izlediklerimi şöyle bir gözden geçiriyorum. Hazır arşivi incelerken gözüme çarpan ve belli bir temaya uyan filmleri, unutmadan sizlerin de beğenisine sunmayı istedim. Ara ara yapacağım bunu. Spoiler da vermeyeceğim merak etmeyin.

Friday Night Lights’la başlayalım. 2004 yapımı Peter Berg filmi; Teksas’ta bir lisenin Amerikan Futbol takımının geçirdiği bir sezonu anlatıyor. Teksas’ı bizdeki Trabzon gibi düşünebilirsiniz. Bu insanların en büyük tutkuları futbol, en büyük ilgi alanı ise bu takım. Şehrin zengin galericisinden, yaşlı ninelerine kadar herkes bu takımdan şampiyonluk bekliyor. Şehre kupayı getirmek, ardından iyi puanlarla mezun olup sporcu bursuyla iyi üniversitelere gitmek ve profesyonel ligde oynamak zorundalar. Bu da gençlerin üzerinde inanılmaz bir baskı oluşturuyor. Spor temalı filmlere diğer filmlere nazaran daha çok bu psikolojiye yoğunlaşıyor Friday Night Lights. Diğer spor filmlerinden çok daha başka yere koyuyor onu bu özelliği.

Psikoloji demişken bunu yansıtmadaki en başarılı spor filmlerinden biri de The Wrestler. Dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olan Aranofsky’nin elinden çıkma. Mickey Rourke’nin yıllar sonra yükselişe geçmesini de sağladı bu film. Artık yapamıyor olmanın ya da basit mantıkla emekliliğin insana kafayı nasıl yedirttiğini ve hızlı yaşayan bir insanın nasıl yalnız kaldığını çok güzel anlatıyor. Dünyanın en iyi güreşçisinin nasıl iyi bir babaya dönüştüğünü değil, yapamadığı babalığı anlatıyor. Aslında bu tükenmişlik ve yalnızlık hali Rourke’nin kendi hayatından da kesitler sunuyor.

Bu yalnızlık Million Dollar Baby’de de muazzam şekilde anlatılıyor. Ömrü boyunca işine odaklanmış insanların, bir anda değişemeyeceğini, o yolu seçtiklerini ve artık o olduklarını çok güzel yansıtıyor. İzleyenler belki bu önermeyi yanlış bulacaklar ancak film boyunca huysuz bir eski boksör olarak izlediğimiz Clint Eastwood’u yumuşatan şey yine boks oluyor. Million Dollar Baby başarısızlığı ve düşüşü en iyi anlatan filmlerden biri. Bu kült iş mutlaka ki izlenmeli.

Kült olmayan ve az bilinen bir iş ile devam edelim; The Damned United. Futbolla ilgili inanılmaz bir belgesel. Tom Hooper yeni neslin en sağlam yönetmenlerinden biri ve Brian Clough’u anlatan bir filmi onun elinden izlemek şahane. Bilmeyenler için Brian Clough; 70’lerdeki Nottingham Forest fırtınasının başındaki adam. Bu takımla yardımcısı Peter Taylor’la beraber almadık kupa bırakmıyor Clough. Fakat filmimizin konusu bu değil. Clough’un Nottingham’dan önce dönemin en popüler takımı Leeds United’in başına geçmesini ve kovulmasıyla sona eren 44 lanetli günü anlatıyor filmimiz. Bu BBC belgeselinde gerek ambiyans, gerekse oyunculuklar muazzam. Bir gün TRT böyle bir iş yapabilir mi acaba diye düşündürüyor insanı. Bununla beraber futbol gibi milyonları peşinden sürükleyen bir spor hakkında bu kadar az üretim yapılması da enteresan. Bu yoklukta The Damned United çölde bir vaha gibi, izlediğim en iyi futbol filmi.

Son film ise Jerry Maguire. Harika adam Cameron Crowe filmi. 90’lar akımını harika yansıtıyor. Bana kalırsa Tom Cruise’yi sevmeyen insana Tom Cruise methiyesi düzdürecek bir iş. Bir sporcu menajerinin hayatını anlatıyor film. Çok kazanan, yakışıklı, çapkın ve ünlü menajerimiz hayatını sorgulama yoluna gidiyor ve her şeyini kaybediyor. Bu düşüşün Crowe’nin kendine has mizahıyla anlatımı ve oyunculuk performansları filmi mükemmel kılıyor. İnsancıl bir hayatın ve karşılıklı güven duygusunun para ve başarı hırsından daha önemli olduğunu gösteriyor bu film.

Umarım bu seyri kolay filmleri siz de seversiniz. Unutmayın ki düşüşler hayatın bir gerçeği. Her düşüşün sonu filmlerdeki gibi zirveye oturmak olmayacak. Önemli olan yerden kalkabilmek. Yine bu konuyla ilgili Beckett’in meşhur sözü yerine bir diyalogla yazımı sona erdiriyorum. Batman Begins’ten geliyor…

Why do we fall, Bruce? So we can learn to pick ourselves up

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir