Dayak Yemeyi Severim

Babam dağ gibi adamdı. Lise ikiye geçtiğim yaz dönemi annem aramızdan ayrılmış, babam dağ gibi dik durmaya devam etmişti. Mağrurdu babam, çelik bakışlarının altında yufka yürekli bir insan yatardı. Güçlüydü babam, bize hem analık hem babalık hem abilik etmişti. Zor günlerdi, adeta bir kurşun gibi sıkışmış, bir yumruk gibi bütün olmuştuk. Babam; kardeşim ve benim okulu bırakmamıza izin vermedi. “Okuyacaksınız!” dedi hep. Bunun için iki iş birden yapmayı göze aldı, hatta bazen üç. Sabah 4 olmadan kalkar, sıcacık simitler daha fırından çıktığı gibi tezgahına koyardı, bir-iki saatte boşalırdı tezgah. İstanbul daha çapaklarını silmemişken işe giderdi babam. İşi uzamazsa da akşamları arkadaşının taksisini işletirdi, uyku neydi bilmezdi babam.

Ne kadar dramatik bir giriş yaptım değil mi? Şaka yapıyorum, size babaları süper kahraman gibi anlatan ucuz edebiyat satacak değilim. Babam herkesin babası gibi çalışan bir adam. Senin baban da eminim ki benimki kadar yoruluyordur. Şimdi size çok seksist bir önermede bulunacağım. Bu önermeye homurdanacaklar arasında Ceo’muz Eser Kemal Pehlivanoğlu, Founder’ımız Emirhan Pehlivanoğlu, sevgilim Nilay da var. Sizlere çok teşekkür ediyorum. Siz olmasanız başaramazdım.

Önerme şu; erkekler olarak çok farklı dertlerimiz var, bu dertleri de yalnızca erkekler anlar. Tarih boyunca kadınlardan çok keskin bir biçimde ayrılmışız. Fiziksel üstünlüğümüz sayesinde mağaralardan çıkıp savaşma işi bize kalmış. Kadınlar daha farklı dertler edinmişler. Ama şöyle söyleyeyim yani; erkek dışarıda aslanla kaplanla dövüşürken, kadınların ne gibi bir derdi olabilirmiş ki? Şaka bir yana bu süreç yüzünden erkeğin rolü önem kazanırken kadınlar hep geri planda kalmışlar. Modern zamanlarda da bunu ele geçirmeye çalışıyorlar. Yılların vermiş olduğu bir nefret var. Bu yüzden de feminizm, faşizme dair çok fazla öğe barındırıyor.

Yani erkek dediğin artık evine geyik yerine para getiren, eşini ve çocuklarını yabani hayvanlardan koruyan bir canlıdan kadınını ve evini sahiplenen bir canlıya dönüştü. Bugünün, o günden çok bir farkı yok aslında; temelde erkeklerden hala sahiplenici, korumacı olması. Evindeki fertlerin karnının doymasından ve güvenliğinden sorumlu olması bekleniyor.

Bu konuyu düşündüğümde aklıma birkaç film geldi. Nocturnal Animals, A History of Violence ve A Simple Plan. Öncelikle üç film de ele aldığım konudan bağımsız olarak çok sağlam filmler. Nocturnal Animals son dönemin en çok konuşulan filmi. Yönetmeninin modacı Tom Ford olmasından kelli benim bu filme dair beklentilerim çok yüksek değildi. Ancak tertemiz bir iş olmuş Türkçe adıyla Gece Hayvanları. Film en başta insan olmaya dair en rahatsız edici hislerinizi uyandırıyor. Bu o kadar iyi resmedilmiş ki; özellikle bir erkek olarak ailesini koruyamayan adamın çaresizliğini izlemek sizi oturduğunuz koltuğa çivi gibi çakıyor. Bizimki gibi Ortadoğulu adetleriyle büyümüş coğrafyanın insanı için böyle bir tabunun açığa çıkması insanı gerim gerim geriyor. Hangimiz konuşmamışız ya da düşünmemişizdir ki bunu? Yanınızda sevdiğiniz kadına, annenize, kardeşinize laf söylenirse 10 kişinin içine girer misin diye. Evet çok mantıksız, ama bunu yapıyoruz. Böyle yetiştirildik çünkü. Bizde ana-bacı mühim bir müessesedir. Buna dil uzatmak, yorum yapmak imkansızdır. Öğrenci evlerinde kızlı-erkekli yaşanmasıyla ilgili bir konuda, Tayyip Erdoğan gazetecilere “Siz kendi kızınızın başka bir erkekle aynı evde yaşamasını uygun bulur musunuz?” demişti. En muhalif adam da çıkıp “evet” diyemez bu konuya. Bıçak sırtı bir konu çünkü bu. Gazeteciler de sessiz kalmıştı… Burası Türkiye, ne kadar bir yüzümüz batıya dönük de olsa gavat damgasını yapıştırıverirler. Bu bağlamda aslında pek çok açıdan okunabilecek bu film, Jake Gyllenhaal’ün ailesini koruyamayan, erkek olamayan karakteri gibi bizim toplumumuzda ayrı yeri olan bir konu üzerinden incelendiğinde tüyleri diken diken ediyor.

İkinci filmimiz ise; A Simple Plan. 1998 yapımı Sam Raimi filminde başrollerde Billy Bob Thornton ve Bill Paxton var. Bu iki isim benim için çok farklı yerlerde, Hollywood’un gizli kahramanlarından. Bu başka bir yazının konusu olsun. A Simple Plan özellikle Billy Bob Thornton’ın karakterini her zamanki gibi, oynamayarak adeta yaşıyor oluşu sayesinde kafadan bambaşka bir tat alıyor. Fakat bu filmin en büyük dezavantajı Fargo’dan iki yıl evvel çekilmiş oluşu. Fargosinema tarihine geçmiş bir film olduğundan, işleniş ve atmosfer olarak ona çok benzeyen A Simple Plan, her ne kadar çok başarılı olsa da biraz eğreti, biraz esinlenilmiş gibi duruyor. Filmin konusu; orta direk olarak öleceği daha doğumunda belli olan kasabalı bir adamın, kazara bulduğu yüklü bir miktar para bulması ve hayatının tepetaklak olması. Çok kompleks bir konu değil fakat ele almamdaki neden şu; yaşanan bu felaketlerin en büyük sebebi bir kadın. Adamımız küçük bir dükkanda çok düşük bir maaşla çalışmakta, karısıyla mutlu bir hayat sürmektedir. Fakat para ortaya çıktıktan sonra adam hayatı boyunca yaşamadığı baskıları görmeye başlar eşi tarafından. Parayı yerine bırakıp kurtulmak isteyen adam, bu baskılara dayanamayarak parayı elinde tutmak ister fakat bu sonucunda ölümlere yol açar. Erkek daha çok kazanmalıdır, eşine daha iyi imkanlar sunmalıdır. Film boyunca yuvarlanıp giden iki insanın daha iyisini arzulamak uğruna, başlarına nasıl belalar aldıklarını görüyorsunuz. Gerçek hayat da bundan çok farklı değil, maddi olmasa bile manevi beklentiler var üzerimizde. Birileri; sürekli bizden daha iyi olmamızı, daha çok kazanmamızı, işimizde uzmanlaşmamızı, birilerini sahiplenmemizi, koruyup kollamamızı ya da en basitinden ilgi göstermemizi bekliyor. Her şeyi hızlıca ve vakit kaybetmeden gerçekleştirme kaygısı üzerimizde büyük bir baskı oluşturuyor. Her şey bir anda gerçekleştiğinde de pek mutlu olunmuyor aslında. Bu filmlerde cinayetlere, Mehmet Pişkin için intihara, benim için depresyona, senin için antidepresanlara, bir başkası için obeziteye sebep olabiliyor.

Son filme geçiyorum. A History of Violence. Cronenberg’in sağdan soldan acayip yaratıklar fırlamayan ender filmlerinden. Benim için başucu bir eser. İnanılmaz sağlam bir kurgu, harika bir sinematografiye sahip. Aslında ana konumuzla çok diğer iki film kadar ilişikli değil. Fakat bu filmde ailesini korumak için şiddete başvuran bir adamın başına çok matah şeyler gelmediğini görüyorsunuz. Birbirine aşık iki insanın, muazzam bir aile hayatının ve çok iyi bir babanın şiddet sonucu geldiği noktayı, bu şiddetin aileye yaptıklarını ve bir noktadan sonra şiddetin bulaşıcı hale gelmesini Cronenberg gibi bir yönetmenin gözünden, Viggo Mortensen gibi bir oyuncudan izlemek bir sinema sever için bambaşka bir deneyim. Her zaman ailesini koruması, gerekirse savaşması beklenen erkeğin, bunu yaptığında kabağın yine kendi başına patlaması ise ayrıca komik. Filmi herkese tavsiye ediyor, daha fazla sürprizini bozmadan susuyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir