Cumartesi

Perdenin arasından kıvrılan gün ışığının gözkapaklarımı yalamasıyla doğruldum yataktan. Bir süre nasıl bir gün geçireceğimi kurgulamaya çalıştım. Öyle ya annemi kaybettiğim günden bu yana çıkmamıştım evden, gitmemiştim Galatasaray’a. Bir anlamda suçluluk hissi geziniyordu hücrelerimin arasında ama evin kapısını aralayıp yalnız başıma yürüme kuvvetini bulamamıştım içimde. Ne yapayım! Olmamıştı işte. Annem yanımda değilken sokak kapısını geride bırakmak, köşedeki fırıncıdan dört beş simiti poşete doldurup yanındaki marketten meyve suyu almak… Zor gelmişti, yapamamıştım. Bir nevi inziva vaktini yaşıyordu yüreğim. Ve şuan itibari ile uzun süre sonra yelkovan ve akrep bitiş çizgisini geride bırakmak üzereydi.

Git gide anneme benzemişti yüz hatlarım, girişteki aynayla göz göze geldiğimde fark ediyorum. Ama mücadele azmi için aynısını söyleyemeyeceğim. 22 yıldır her hafta bugün, aynı duygularla evini geride bırakan annemin gölgesi bile değilim, olamayacaktım da. Ama beyaz tülbentini başına geçirirken aynı aynanın karşısında, ilkokulu dahi bitirme fırsatı bulamamış annemin kurduğu bir cümle kaldı hatırımda.

“Biz isteyelim kızım, onlar vermese de alırız bir gün mutlaka”

Fırından içeriye adımımı attığımda, sıcacık bir tebessümle karşıladı beni bizim Karadeniz’li tatlı şiveli tezgahtar.“Abla” dedi. “Haftalardur bekleduk senu, ne zaman geleceksun” diye de ekledi, araladığı poşetin içine en taze mamullerini bırakırken. Yorgun bir tebessümle parayı uzatırken de elimi kapadı, yüzüne yaydığı dudaklarını sergilemeye devam ederek, “Bi hafta da bizden olsun da, haftaya alirum parasinu ama bak” diye söylendi tüm içtenliğiyle.

Ve aynı diyalogun bir benzerini bu kez yan marketin çırağıyla yaşadım. Tek bir farkla… “Annemiz için” demişti, kavruk tenli, fırça saçlı oğlan. Haksız da değildi aslında. Benim annem, bizim fırının tezgahtarı ve marketin çırağının dışında çoklarının da annesi olmamış mıydı geçen 22 yıl içinde.

Beyoğlu’nun dar sokaklarını geride bırakıp meydana doğru yaklaştığımda sessizliğin çığlığını iyiden iyiye duyar olmuştum. Haftalardır içimde açılan yara kuvvetle dolmuştu da saniyeler içinde, fark etmemiştim. Ve yürümüştüm biraz daha, devam edememiştim sonra. Siyah dövizlerin üzerindeki siyah beyaz resimleri bir köşeden izlemiştim.

Benim mücadele kokan annem, yüzünde gençliğinin asılı kaldığı ağabeyim… Hayal eder miydiniz acaba beni bir başıma Galatasaray’a doğru adımlarken. Hayal eder miydiniz bir gün sizinkilerin kırıntısı kadar direnme kuvvetini içimde gezdirip, arasına yalnız karışmaktan çekindiğim kalabalığa doğru ilerlerken. İnanır mıydınız acaba yalnız Galatasaray’a değil, Plaza De Mayo’ya da gideceğim desem, oradakilerin acılarını da ortaklaştırmaktan başka bir his duyumsamadığımı söylesem… Oradaki kayıp yakınlarını bulup, farklı dillerde tek vücut haline geleceğim desem… İnanır mıydınız!

Sessiz kalabalığın arasına karıştığımda yanıma geldi herkes. Tek tek… Tanıdıklarım, yüzüne aşina olduklarım, ilk kez elini sıktıklarım… Herkes… Ve hatta genç müzisyenler de başlarını öne devirdi uzaktan, sizlere saygısını belli ederek. Sonra senden bahsettiler ağabey. Aslında yakın zamanlarda da senin öykünü dillendirmişlerdi ancak beni gördüklerinde yine sana çevirmek istemişler olmalı kelimelerinin istikametini.

Ve bir sessizlik, yeniden… Çoklarının bildiği gibi… İlk gelenlerin, sırada ne olduğunu anlamak için etrafı süzen meraklı gözlerine nazire yaparcasına uzayıp giden sessizlik…

Ve sonra, ağırdan alarak dokundular genç müzisyenler enstrümanlarının tellerine. İlk dizelerini gözlerimin içine bakarak söylediler. Sözcükler birbirlerinin sırasını işgal ettiklerinde de, nakarat bölümüne hazırlanan “yüz”leri bir bir seçerken, sessiz kalabalıklara ses oldular, ılık bir ses verdiler.

Ellerde yükselen dövizlerle de hep bir ağızdan…

“Benim annem Cumartesi, her bir dilde çıkar sesi.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir