Bu hafta farklı tarzda bir film eleştirisi yazmak istedim. Çok sık sinemaya gidemiyorum. Hazır gitmişken, sıcağı sıcağına bir inceleme yapayım, o kadar para harcamışken köşemi doldurayım niyetindeyim.

Beni tanıyanlar bilirler, bunu burada da çok dillendirdim. Çok film izliyorum. Garavel’in Arif’e özellikler yüklemesi gibi Imdb’yi kendime yükledim. Sağ olsun Emir’in, bana güvenip burada bir köşe vermesi de bu saplantım sayesinde.  Tüm bunlara karşın hayatım boyunca tek bir türde hep eksik kalacağım; korku filmleri!

Küçükken televizyonda denk gelip, gözüm kapalı izlediklerimin haricinde, özellikle açıp bir kez bile korku filmi izlemişliğim yoktur.

Nedeni çok basit çünkü korkuyorum. Yani öyle böyle değil, çok korkuyorum. Bilmiyorum halimi anlar mısınız ama gece yatamamaktan bahsediyorum, tuvalete giderken sırayla bütün ışıkları yakarak gitmekten bahsediyorum. Deli gibi bir şey yapıyorum kendimi. Gece kabuslar görüyorum, ter içinde uyanıyorum, her karanlık alandan bir gudubet çıkacakmış sanıyorum. Çocukluğumdan beri böyleyim. O yüzden içinde canavar olan, cin olan, öcü olan hiçbir şey izleyemem. Buna acayip dikkat ederim ve katiyen uzak dururum. Bir arkadaş ortamında korku filmi açalım bahsi başladığında kaçarım oradan. Ciddiyim. Yani canavar derken Godzilla da izlemiyor değilim. Anlatmak istediğimi siz anlamışsınızdır. Korku filmlerindeki o karanlık atmosfer, klişe korku öğeleri, insanı geren müzikler beni gerçekten kötü etkiliyor.

Gelin görün ki, sevdiceğimin ısrarlarına dayanamayıp It’e gitmek zorunda kaldım. Zaten benim de merak ettiğim bir filmdi. Keşke hayatım boyunca merak ediyor kalsaydım. Çok korktum, öküz gibi korktum yani. Belki korku türüne aşina seyirci için korkutucu değildir ama beni ciddi anlamda altıma sıçırttı. Kalbim ağzıma geldi. Dördüncü paragrafta belirttiğim bütün kötü triplere girmiş bulunmaktayım. Takribi bir ay kadar sürecek bu etkiler.

It’in sinemaya uyarlanamayacak kadar iyi bir roman olduğunu söylerler. Maalesef bin küsür sayfalık bu Stephen King romanı, bizim memlekette Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış, bu da dört yüz küsür sayfaya düşürülmüş, tercümesinin de kötü olduğu söyleniyor. Bu açıdan romanı okumuş da olsam tam anlamıyla hakim olamayacaktım. Ayrıca romanı okumadığım için filmi de beklentilerim olmadan izledim. Kült kitaplardan uyarlama filmler maalesef okuyucularını çok tatmin edemiyor. Çünkü okuyucu, beyninde filmi çoktan çekmiş oluyor. Okuyucu; kafasındaki karakteri, mekanı, atmosferi ya da kişisel olarak çok beğendiği bir kısmı filmde göremediğinde hayal kırıklığına uğruyor.

Yani It’i, kitabından bağımsız olarak, bir film olarak ele aldığımda kesinlikle iyi bir iş izlediğimi söyleyebilirim. Başından sonuna kadar insanı geren bir film olmuş. Çocuk oyuncuların performansları şahane, çocukların diyalogları oyunculuklardan daha şahane. Ancak esas konuşulması gereken Pennywise’ı canlandıran Bill Skarsgård. Kesinlikle rolüne çok iyi çalışmış. Ara ara Joker esintileri sezmek mümkün olsa da kesinlikle taklide kaçmayan özgün bir oyun oynamış. It’i esasen iyi film yapacak şey; tüm bu öğelerden önce Pennywise performansının ne denli iyi olacağıydı. Kötü bir Pennywise bu filmi, Imdb’de dört ila altı puan almış üçüncü sınıf korku filmleri kategorisine koyacakken Skarsgård’ın üst düzey performansı filmi yukarılara taşımış.

Bununla beraber hikaye iyi işlenmiş. Süre güzel kullanılmış. Kasaba atmosferi güzel yansıtılmış. Filmin günümüzde geçmemesi güzel olmuş. 90’lar tercih edilmiş ki, ikinci film günümüzde geçebilsin. Kitaptaki gibi 60’lar ve 80’lerde geçen bir film yapsalarmış, ele yüze bulaşabilirmiş, mevcut dönemin iyi işlendiği bir film olmuş. Bu dönem konusu açılmışken, 90’lar Amerika’sı denince akla gelen ilk şey müziktir. Dönemin kült olmuş müziklerinin kullanılmamış olması bana eksiklik gibi geldi. Hepimizin kulak aşinalığı olan şarkılar kullanılmış olsaydı çok hoş bir detay yaratacaktı.

Bir de Stranger Things’i seven biri olarak, It’ten yani Stephen King’den nasıl etkilendiğini görmek benim için güzel oldu. Hikayede büyüklerin yeri olmaması olayı dizide olduğu gibi filmi de masalsılaştırıyor. İkinci bölümde çocukların büyüyecek olması, kitabı okumamış biri olarak beni korkutuyor. Çünkü bu filmde kendilerini ezik olarak adlandıran bir grup çocuğun, ailevi problemlerini bir canavar metaforu üzerinden aşmalarını, kendilerinden güçlü olanlarla savaşma cesareti edinmelerini aslında gerçek hayatı tanımaları anlatılıyor. Irkçılık, homofobi, taciz vb. birçok sorun da alt metinde işleniyor.  Bu nedenle bu filmin ikincisine dair ümitlerim az. Özellikle Hollywood oyuncuları da kullanılırsa canavar kovalayan bir ekibin filminden ötesi olmayacak. Keşke filmi son dönemin modası olan partlara bölmek yerine, kitaptaki gibi büyüklerin şehre geri dönerek çocukluklarında yaptıklarını hatırlamaları şeklinde ilerletselerdi. Yani kitaptaki gibi iç içe bir kurgu olsaydı. Mesela Nolan’ın Dunkirk’te yaptığı gibi, zaman kavramıyla oynayan bir kurgusu olsa bir filmden öte romanı tümüyle yansıtan bir sanat eseri olabilirmiş It.

Gerçi banane ikinci filmden. Acayip korktum hayatta izlemem.