Clarinase Repetabs

Geçtiğimiz haftayı hasta geçirdim. Uzunca bir süredir evden çıkmadan bu kadar çok vakit geçirmemiştim. Evde olmak gerçekten güzel bir şey. Evet, uzun vadede sıkıcı ama; sesten sedadan uzak olmak, dinlenebilmek, iş stresinden biraz uzaklaşmak iyi geliyor insana. Evden çalışan insanlara özendim bu dinginlikte, keşke bu tip bir işim olabilseydi.

Tabi ki evde yapılabilecekler sınırlı. Ben de bu vakti bol bol izleyerek geçirdim. Geçen hafta izlediklerimden bahsedeceğim size.

Ozark’la başlamak istiyorum. Birkaç ay önce yayımlanan Netflix draması, birer saatten 10 bölüm. Başrolünde favori aktörlerimden Jason Bateman var, dört bölümü de yönetiyor kendisi. Kariyeri komedi filmleriyle dolu ve Arrested Development gibi bir dizide, üzerine çıkması çok zor bir rolde oynamış Bateman’ın, böylesi ciddi bir dramada şahane bir performans sergilemesi beni çok şaşırttı.

Ciddiden kastım konu şu; Marty Byrde, dahi bir finans uzmanıdır. Bir gün Meksika’nın en büyük kartellerinden birinin para aklama işini kabul eder. Başına gelenler yüzünden ailesiyle beraber tası tarağı toplayıp Şikago’dan, Ozark isimli göl kasabasına yerleşir. Fakat bu kasaba da emekli olup yerleşilen sakin bir yer değildir. Yaşanan olaylar sonucu, bir aile babasının ailesini korumak adına neler yapabileceğini görürüz.

Uyuşturucu, kara para, karteller, basit bir adamın yaşadıkları… Aklınızda bir şey beliriyor değil mi? Breaking Bad tabi ki. Ozark, B.B. ile derin benzerlikler taşıyor. Ancak bu dizinin çakma olduğu anlamına gelmiyor. Bana göre bir dizinin Breaking Bad’e benzetilmesi gayet olumlu bir referans. B.B. de en önemli şey Walter White’ın geçirdiği dönüşümdü. Ozark da ise hali hazırda dönüşmüş bir karakterimiz var. B.B. de gerekirse elini kana bulayan bir karakterimiz varken Ozark da hep sakin kalan ve ikna kabiliyetiyle kendini kurtaran bir karakterimiz var. B.B.’de eşin ve çocukların olayın içine çekilmesi çok sancılı iken, Ozark da çocuklar bile babalarının bu karanlık işine saygı duyuyorlar çünkü geçimleri buna bağlı. Walt ve Skyler arasında ilişkinin bir iş ortaklığına gitmesini sezonlarca izlemişken burada daha ilk bölümden böyle bir ilişki var. Bu anlamda Ozark farklı bir gerçeklikte. Evet çok çok üst düzey bir dizi değil ancak iyi yazılmaya devam edilir, yan karakterlere az biraz daha boyut kazandırabilirse bu klasmana da girebilecek bir iş.

Spider-Man: Homecoming ile devam edeyim. On beş yıl içindeki altıncı Spider-Man filmi bu. Üçüncü farklı seri, üç farklı başrol ve üç farklı yönetmen. Şaka gibi değil mi? Remake ve Reboot kültürü hakkında bambaşka bir yazı yazılmalı, buraya hiç girmiyorum. Fakat deli gibi de tüketiliyor. Ben Marvel Sinematic Universe olayından uzak kaldım. Bu film de bu evrene bağlı ilk film. Kısaca anlatmak gerekirse; Marvel vaktiyle maddi açıdan bu denli büyük olmadığı dönemde, büyük karakterlerinin film haklarını Fox gibi Sony gibi firmalara satmış. Son dönemde parayı buldukları için ve Spider-Man serileri iyice yalama olduğundan Sony’den bu hakların bir kısmını aldılar ve en sevilen karakterlerini evrenlerine ekleyip solo bir filmini yapmak istediler. Yani bu Marvel elinden çıkan ilk Spider-Man filmi.

Dediğim gibi ben bu evrene ait filmlerden uzak kaldım. Bu açıdan filmdeki kimi referanslar benim gibi izleyiciler için havada kalabilir. Filmin Marvel elinden çıktığı çok belli. Çok renkli bir atmosferde geçiyor, Spider-Man çizgi romanlardaki gibi henüz mahallenin koruyucusu konumunda, ciddi işlere bulaşmaya gücü yetmiyor. Peter Parker olması gerektiği gibi çocuk. Film boyunca arkadaşlarıyla yaptığı geyikleri izliyorsunuz. Ancak mizah seviyesi gayet yüksek. Bu dengeyi de Tony Stark’la, genç May Hala’yla çözmüşler. Parker’ın çocukluklarını izlerken, olgun insanların bakış açısını da güzel espriler etrafında çevrilerek izlemek, hem çocuklara hem yetişkinlere hitap eden bir iş haline getirmiş bu filmi. Michael Keaton’ın üst düzey performansı, kötü adamın aşırı karikatürize bir tip olmayıp, gayet hayatın içinden biri olması gayet olumlu. Çoğu filmin düştüğü hataya düşmeyerek tek bir düşman üzerinden yürüyor film, bu da güzel. Tom Holland’ın pozitifliği ve tıpkı çizgi romanlardaki gibi şen şakrak bir Spider-Man oluşu da filmin en güzel yanı. Tom Holland büyüdükçe film de onunla birlikte olgunlaşacak güzel ve interaktif bir seri olacaktır. Gel gelelim ki film günümüze uyarlanma konusunda aşırı bir çaba harcamış. Kendi kendine konuşup espriler yapan Spidey, kostümünün işletim sistemiyle konuşur hale gelmiş. Kendi yaptığı ağ atıcısı bilmem kaç bin farklı kombinasyonda ağ atan bir alete dönüşmüş. Örümcek güdülerinin yerine göğüsten çıkan drone falan var. Bu teknoloji kullanımı beni epey rahatsız etti. Çünkü bildiğimiz Spider-Man kostümünü bile kendi diken, ekmek parasında koşan Queens gettosundan bir kardeşimizdir. Yılların Spider-Man’i küçük Demir Adam gibi tasvir edilmiş. Bir diğer rahatsız edici öğeyse şu; Marvel’ın ‘politically correct’ akımına kapılıp bütün karakterlerini farklı ırklardan seçiyor. Bu filmde de ayan beyan göze sokuldu. Hint Flash, İtalyan asıllı May Hala, Asyalı Ned… Irkçılık gibi olmasın ama bazı karakterlerin özünü öldürüyor bu hareket. Baştan ayağa Amerikan olarak yazılmış ve film misyonu Parker’ı ezmek olan Flash Thompson’ı, 1.50 boyunda, bilgi yarışmasına katılan Hint asıllı bir tip olarak görmek çok komik. Ancak gay ve zenci Spider-Man, kadın Thor, çocuk Wolverine diye giderek kafayı sıyıran bir kurumdan da bunu görmek şaşırtıcı değil. Tüm güzelliklerine rağmen bu film, Sam Raimi’nin ilk filmde verdiği sanatsallığı, New York atmosferini ve amcasının ölümünün ardından olgunlaşan Spider-Man tadını veremiyor.

Bu arada Edgar Wright’ın Baby Driver’ına değinmeden geçemeyeceğim. Uzun süredir beklediğim bir filmdi. Çok kısa değineyim. Bildiğiniz bir arabalı banka soygunu filmi bu. Fakat yönetmenin eli basit bir hikayeyi nasıl güzelleştirir bunun dersi niteliğinde Baby Driver. Birinci başarısı karakter yaratmak; karakterlerin hepsi özenle yazılmış ve kalabalık kadroda tek bir isim bile kaybolmamış. İkincisi aksiyon sahneleri; gerçekten de film boyunca tüm sekanslar görüntü açısından mükemmeldi. Tabi ki en önemli husus müzik. Film inanılmaz bir soundtracke sahip fakat bu kadar değil. Her sahne müziğin temposuyla uyumlu gidiyor, örneğin davul vurduğu anda adamlarımız aksiyona giriyor. Şunu belirteyim, şarkılar filme özel hazırlanmış değil. Film şarkılara göre çekilmiş. Son yıllarda izlediğim en değişik filmlerden biri.

Son film bizden bir iş; Kötü Kedi Şerafettin. Ciddi manada boş bir vaktiniz varsa izlemenizi tavsiye ederim. Yani otobüsteyseniz, uzunca tuvalette kalmanız gerekiyorsa ya da komik videolar izlemek yerine bu filmi izleyebilirsiniz. Ben böyle bir başlangıç yaptım diye çok kötü sanmayın. Film iyi mi? Hayır. Kötü mü?  Ona da hayır. Türkiye’de bir yetişkin animasyonu yapılmış olması güzel. Sonuçta Garfield gibi tamamen çocuklara hitap edecek bir film de yapılabilirdi. Temel olarak yetişkin animasyonlarından güldürmesi beklenir. Şero birkaç sahnede tebessüm ettirmekle yetiniyor. Seslendirme ekibi gerçekten yıldızlar kadrosu gibi; Uğur Yücel, Okan Yalabık, Demet Evgar, Ahmet Mümtaz Taylan. Harika bir performans var ancak sesler karakterlere tam oturmuyor gibi. Animasyon kalitesi ise üst düzey, karakterler inanılmaz çizilmiş. Özellikle Cihangir, Taksim Meydanı ve Tophane’yi birebir modellenmiş olarak görmek insana hem keyif veriyor hem de duygulandırıyor. Sanki Beyoğlu’nun o eski güzel günlerine dönüyorsunuz. İşte ortada böyle görsellik varken esprilerin ortaokul seviyesinde olması hoş değildi. Sanıyorum ki Levent Kazak’ın senaryoda payı olmasından kaynaklı bu durum. Gerçekten de olmuyor, yazamıyor yani. Onun yerine Bülent Üstün ile beraber, Şero’nun ruhuna da uygun olarak çizer tayfasının elinden çıkacak bir senaryo ile neler olabilirdi düşünemiyorum. Biraz daha üzerine düşünülerek yazılmış, karakterlerine az buçuk nitelik verebilmiş az daha karanlık resmedilebilmiş ve olaydan çok diyalog üzerine durulabilmiş olsa bu görsellikle arşivlik bir iş olabilirdi.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir