Çavdar Tarlasındaki Rezalet

J.D. Salinger çok önemli bir yazar. Baktığınızda ne Hemingway gibi fenomen; ne Dickens gibi çocuk romanlarının, ne Stephen King gibi korku-gerilim romanlarının ilk akla gelen ismi olmuş, ne bileyim ne de Tolkien gibi esip gürleyen bir seri yazmıştır. Tam da bu yüzden çok önemli bir yazar zaten. Onun yazdıkları; öncelikle bireyci, daha da duygusal bir tabirle arkadaşınla konuşuyormuşçasına ya da kendini görüyormuşçasına etkilendiğin şeyler. Bunu tek bir kitapla yakalaması da takdire şayan bir olay. Evet tek kitap!

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bestseller yapıp ardından hiçbir şey yayımlamıyor. Böyle bir manyak! 50’li yıllardan, 2010’da ölene kadar münzevi bir hayat yaşıyor, sürekli yazıyor ve yazdıklarını asla yayımlamıyor. 1950’lerden sonra gizlice çekilen bir-iki kare dışında fotoğrafı yok, hiçbir şekilde röportaj yapılmasına izin vermiyor. Hakkında çekilen filmleri ismi kullanılmamasına rağmen dava ediyor ve yayından kaldırtıyor.

İşte böyle orijinal bir yaşam öyküsü onunki. Geçtiğimiz yıl ilk kez bu yaşam öyküsünü onun ismiyle anlatan bir film yapıldı; Rebel in the Rye… Çavdar Tarlasındaki Asi. Salinger’ın başından geçenler tam filme almalık bir öykü fakat Rebel in the Rye güzelim malzemeyi mundar etmekten ileri gidemiyor.

Film aslında güzel başlıyor. Salinger’ın yaratıcı yazarlık dersleri almak için Columbia Üniversitesi’ne gitmesiyle açılış yapıyor. Bu sahnelerde Salinger’ın gittiği okullardan hocalarına sürekli laf soktuğu için kovulduğunu ve babasıyla problemli bir ilişkisi olduğunu anlıyoruz. Nicholas Hoult, Salinger’ın şımarık zengin çocuğu ve alaycı tavrını güzel yansıtıyor. Bir yanda ise Kevin Spacey her zamanki gibi tartışılamayacak derecede iyi. Story dergisinin editörü, Bukowski başta olmak üzere pek çok yazara editörlük yapmış Whit Burnett’i canlandırıyor. Öğrencisindeki zekayı keşfeden ve yeteneğinin üzerine giden bir eğitmen görünümünde. Salinger da Burnett’teki parlak zeka ve iyiliği görüp ilk kez bir hocasıyla ilişki kuruyor hatta baya dost oluyorlar. Burnett, Salinger’a sürekli yazması gerektiğini öğretiyor ve yazarlığa attığı ilk adımda onun en büyük destekçisi oluyor. Her yerden reddedilen ve en büyük hayali yayımlanmak olan bir genci izliyoruz bu esnada.

Buraya kadar her şey yolunda. Salinger’ın sürekli yazdığına, aşık olduğuna ve büyüdüğüne şahit oluyoruz.

Fakat buradan sonra film derin bir yanlışa düşüyor. Salinger, İkinci Dünya Savaşına gidiyor ve film de onunla beraber cepheye gitmeye çalışıyor. Böyle düşük bütçeli yapımlarda, yüksek bütçe isteyen sahneler çekmen, set kurman gerekirse iki yol izlersin. Ya berbat sahneler çıkacağını kabul edeceksin ya da savaşı göstermeden savaşı hissettireceksin. Filmin yönetmeni Danny Strong da zaten bir dizi yönetmeni olduğundan ilk seçeneği kabullenmiş ve bu tercihiyle de filmi geri dönülemez bir yola sokmuş. Salinger’ın savaşa girdiği sahneler o kadar göze batıyor ki sanki kanal değiştirip başka bir şey açmışsınız hissiyatı veriyor. Halbuki bunu savaşı göstermeden de bir şekilde anlatmak mümkündü. İşte burada yönetmenlik devreye giriyor.

Savaş sahnelerinin sikkoluğu sizi zaten filmden bir güzel koparıyor. Tek elle tutulur yanı, Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı, Normandiya Cephesinde yazmaya başladığını, ardından tımarhaneye düşüp bir süre tedavi gördüğünü, baş karakter Holden Caufield’ın aslında kendisi olduğu ve kafayı yememek için sürekli yazdığını öğrenmek.

Sonrası çok kopuk. Olay örgüsü tamamen tutarlılıktan çıkıyor. Salinger beş yıl sonra evine dönüyor. Bir bakıyorsunuz evlenmiş. Ne zaman evlendi, neden evlendi? Cevabı yok. Konuşmayan, garip bir eşi var. Neden? Çok sevdiği annesine karşı mesafeli davranıyor, neden? Cevap yok. Burnett’ı, yazdığı kısa öyküleri yayımlayamadığı için hayatından silip atıyor. Neden bu denli öfkeli davrandı? Bir anda boşandı, neden boşandı? Hiçbir şekilde açıklaması yok.

Evet savaştan çıkan bir genç var ortada. Yazamıyor, yazdıkça aklına çatışmalar geliyor. Evet bir süre tedavi görüyor, bozuk bir haletiruhiyede ama gelgelelim Nicholas Hoult’un oyunculuğunun bu psikolojiyi iyi yansıtamaması, yönetmenin yaptığı seçimler derken Rebel in the Rye basit bir televizyon filmi olmaktan ileri gidemiyor.

Catcher in the Rye’ın yazım süreci de böyle. Her şey o kadar hızlı ve kopuk gidiyor ki… Salinger iyileşebilmek adına zen öğretisi öğrenip meditasyon yapmaya başlıyor ama bunun onu nasıl iyileştirdiğine dair hiçbir şey yok. Burnett bir süre hiç görünmüyor, sonra geliyor lafını söyleyip gidiyor. Tam bir müsamere. Bu bağlamda da Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın başarısının ardından, Salinger’ın nasıl sapıttığı, neden toplumdan kendini uzaklaştırdığı, yayımlanmak hayaliyle çıktığı yolda neden yazdıklarını sandıkta saklayan bir yazara dönüştüğünün önemi kalmıyor.

O kadar çabuk geçiyor ki her şey, Salinger bir iki hayranının tehdidinden ve aile hayatından sıkıldığı için bu değişimi yaşamış gibi basit bir çıkarım koyuyor film ortaya. Aslında; başından geçen badireler onu dinler ve düşünceler arasında sıkıştırıyor. Hatta alternatif tıpla ciddi anlamda kafayı bozuyor. Yazdığı her yeni şeyin üstünde kuracağı “daha iyi yaz” baskısından nefret ediyor. Çünkü insanlara göre değil kendine göre iyi şeyler yapmak istiyor. İşin pazarlama kısmı, yazmak eyleminin tadını ve kutsallığını bozuyor, bunu bir ticarete dönüştürüyor diye bu hayattan kaçıyor. Kendini bir banliyöye atıp hiçbir şey yapmadan, senelerce sadece kendi için yazıyor. Film bunlardan hiç bahsetmiyor ya da doğru ifadeyle, sadece birkaç diyalog kullanarak o kadar hızlı geçiştiriyor ki her şeyi havada bırakıyor.

Bu anlamda Rebel in the Rye; Salinger’ın mükemmel hikayesini, yanlış ellerde harcamış bir film. Umuyorum ki daha usta bir elde bambaşka bir film izlemek mümkün olur bir gün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir