Bu kentin yağmurlarından bıktım. Bu sabah da yine deli gibi yağmur yağıyor ve ben yine bir yandan makyajımı arabada tamamlamaya çalışıyor bir yandan da evden çıkarken binanın önünü kendine mesken tutmuş kedinin, tırmığıyla kaçırdığı çorabımla lanet toplantıya nasıl gireceğimi düşünüyorum.

Üstelikte şirkete gitmeden, postaneye uğramam lazım. Ne olacak benim bu telaşla geçen hayatımın hali bilemiyorum…

Trafik yine allak bullak. ‘Keşke sahilden gitseydim’ diye söylenerek kendime kızıyorum. Akıllanmadım bir türlü. Al işte! Postanenin önüne geldim ve saat dokuz buçuğa geliyor. Aman Tanrım! Parayı hemen gönderip toplantıya yetişmeliyim. Son üç aydır her toplantıya geç kalıyorum. Metin’i himayeme aldığımdan beri bu böyle. Geçenlerde okul ihtiyaçlarına destek olsun diye part time işe gireceğini söylediğinde, yeni kıyafetler alması gerek diye düşünmüştüm. Çocuk iki gün sonra işe başlayacak ama ben daha parayı yollayamadım. Para eline bir an evvel ulaşmalı.

Postaneden içeri yarım makyaj, kaçık çorap ve her zamanki telaşlı halimle girdiğimde gözüm, sıra bekleyen yaşlı kadına ilişti. Baş örtüsünü boğazından bir kez bağlamış, alnına düşmüş ak saçları terlemişti. Elinde tuttuğu bayrağı gördüm. Evet, şimdi anımsadım. Dün, ilerdeki caddede gördüğüm kadındı bu. Şehit olan oğlu için yine bu bayrakla caddede oradan oraya koşturuyor, avazı çıktığı kadar haykırıyor, küfürler yağdırıyor ve ‘Bu bayrağı o soysuza göndereceğim’ diye çığlıklar atıyordu.

O an elimde tuttuğum parayı daha da sıktığımı fark ettim. Ne makyajımın yarımlığı, ne çorabımın kaçıklığı kalmamıştı aklımda. Metin’i bile unutmuştum o an. Kendimi silkeledim. Hiç takılmamalıydım bu kadına. Belki de deliydi. Bir an evvel Metin’e şu parayı yollamalı ve toplantıya gitmeliydim. Tabi hala toplantısına gireceğim bir işim kaldıysa…

Cemil Holding’in önüne geldiğimde el frenini sertçe çekip, hemen arabadan fırladım ve çantamı sağa sola savurarak ve döner kapıdan geçenleri omuzlayarak doğru asansöre yöneldim. Henüz dördüncü katta olan asansörü beklerken, diğer asansörün kapısı açıldı ve o her zamanki yakışıklılığı ile Cemil bey yanındaki misafirleriyle gülerek dışarı çıktılar. Beni görür görmez misafirlerini yanıma yönelttiğinde, ‘işte şimdi kovulmandan önceki son virajdasın kızım’ dedim içimden.

Tanıştırayım beyler. Holdingimizin Satış ve Pazarlama Müdürü Ceyda hanım. Öyleydiniz değil mi Ceyda hanım?

İddiaya girerim o an gözlerim kocaman olmuş ve aklımdan onlarca yalanın geçişinin ayak sesleri bu üç adamın kulaklarında çınlıyordu.

Evet Cemil bey, Satış Pazarlama Müdürü’nüzüm. Merhaba beyler, Ceyda ben. Ceyda Sert.

Adamların saçlarıma, yüzüme, üzerimdeki mini eteğin bütün havasını alıp götüren çorabımdaki kaçığa aynı anda, hızlı ve haz dolu bakışlarla göz attıklarını fark etmemek mümkün değildi. Cemil bey beni asansörün gelişini müjdeleyen gong sesi ile baş başa bırakıp misafirleri ile döner kapıya doğru yöneldiğinde, az da olsa rahatlamıştım. Bugün şirkete dönmeyeceği her halinden belliydi.

Odamı seviyorum. Adaları seyretmek, eşsiz manzara karşısında kahvemi yudumlamak, kütüphanemdeki sevdiğim kitapların varlığını hissetmek, masamda duran Metin’e arada ‘ah be çocuk, keşke gerçekten benim çocuğum olsaydın’ hayıflanmasıyla bakmak hoşuma gidiyor. Burada rahatlıyorum. E, dile kolay, son on dört yılımı bu şirkete verdim ve bir sürü başarılı işin çalışmasını bu odada yaptım çoğunlukla.

Cemil bey kardeşi ile ortaklıktan ayrıldığında sadece iş dünyası sarsılmamış, bu konu magazin basınını da aylarca meşgul etmişti. Çünkü bu iş ayrılığından sonra Cemil beyin kardeşi Cemal bey ve eşi Handan hanım aynı uçakla Belçika’ya gitmiş ve aynı otelde aynı odada kalmışlardı. Dedikoduyu sevmem ama, insanın yıllar sonra bile olsa bazı şeyler aklında kalıyor işte. Cemil bey o günden sonra hemen ‘Cemil Holding’i kurma girişimlerine başlamış ve eski şirket kadrosundan istediği herkesi bünyesine almıştı. Ben de bu seçilenlerden biriydim. Doğrusu bu benim için daha iyi olmuştu. Cemil bey iş konusunda sert bir adam olmasına rağmen, yeşil  gözleri ile her düşündüğünü ve hissettiğini ifade eden bakışları beni huzurlu kılıyordu. Hele ki Cemal beyin sinsi bakışlarından sonra…

Altı yıl önce beni Genel Satış ve Pazarlama Müdürü yapma kararını açıkladığında, çalışmaktan kendime zaman ayıramayacağımı bilmiyordum. Hele ki; bırakın evlenmeyi, kendime bir sevgili bulmak için bile zaman bulamayacağım aklıma bile gelmemişti. Yalnızlık zor iş. Yaş ilerledikçe insan bunu daha iyi anlıyor. Hep bir çocuğum olsun istemiştim. Çocukken oynadığımız evcilik oyunlarında da anne rolü hep benim olmuştu. Çok düşünüp, çok araştırarak kendime aslında bir arkadaş, bir sırdaş edinmeye karar vermiş olmak benim için önemliydi. Bu yüzden Metin’e ulaştığımda, yaşadığım bütün yalnızlıklar, onu bulana kadar harcadığım onca şey sadece benim için geçmiş olarak kalmıştı.

Bütün bu düşünceler aklımın içinden geçerken telefonumun sesi ile kendime geldim. Metindi arayan ve telefonun diğer ucundan yine aynı ciddi ama bir o kadar da sevgi dolu sıralıyordu kelimeleri peş peşe:

   -Ceyda abla parayı göndermişsin. Mesaj geldi. Birazdan postaneye gideceğim. Ama gitmeden seni aramak istedim. Çünkü sana harika bir haberim var.

   -Dur dur, yavaş. Neler oluyor? Bu heyecan ne?

  -Nasıl heyecanlanmam Ceyda abla? Artık bizim Profesör Nesrin hanımın yardımcısıyım.

Bir an durdum. Metin daha üniversite üçüncü sınıfta iken profesörün yardımcısı oluyordu. Sevinmeliydim aslında buna. Ama ya sonrası? Ya kanatları onu benden çok uzaklara uçurursa ne yapardım. Hem sonra Nesrin hanım nasıl biriydi ki? Acele ile, sanki bir şeye geç kalmışçasına ağzımdan bir çırpıda dökülüverdi sözcükler:

  –Akşam ilk uçakla Ankara’ya geliyorum Metin, geldiğimde konuşuruz. Sen gelme havaalanına, ben taksiyle eve gelirim.

Çantamı alıp hemen çıktım. Metin’i görmem, onunla konuşmam lazımdı. Eksikliklerimi tamamlayanımdı o benim. Arabama bindim. Farklı seçeneklerim olmasına rağmen, canım sıkkın olduğunda kullanmayı tercih ettiğim yola çevirdim direksiyonu. Sahil yolunu seviyorum. Hele günün bu saatlerinde boş oluyor ya, daha bir seviyorum bu zamanlarda. Müziğin sesi kulakları sağır edercesine çoktu arabanın içinde. Camlar açıktı ve saçlarım deli gibi uçuşuyordu.

Bugün toplantıya geç kalmıştım. Hem de bu kadar önemli bir toplantıya. Ama Cemil bey, misafirlerinin yanındaki imalı halinden başka bir şey dememiş, hatta aramamıştı bile. Nedendi acaba? Ya Metin? Nereden çıkmıştı bu hocanın yardımcılığı falan. Yalnızlığım daha da çoğalacaktı, hissediyordum. Hayır! Yalnızlık üstüme yapışıp kalmamalıydı. Bir anda kırmızı ışığı fırsat bilip, yönümü Sarıyer’e çevirdim. İçimdeki uyuyan ben uyanıyordu işte yeniden. Bu kez onu dizginlemeyecektim. Artık kendini tutan, güzeller güzeli, erkeklerin aklını başından alan, başarılı ama bir o kadar da erkek sinekten bile ürken, ürken de ne, adeta korkudan ölen Ceyda olmayacaktım. Madem Cemil’de Metin’de beni bırakıyorlardı, o halde ben de uyuyan Ceyda’yı uyandırmalıydım.

Arabamdan indiğimde başımı yukarı kaldırıp, neredeyse gökyüzüne değen otelin en üst katına diktim gözlerimi. Otuzuncu kat, oda numarası 1412. Lobide bir kadeh buzlu viskiyi boğazımdan aşağı adeta zehir gibi akıttıktan sonra, asansöre yöneldim. Evet, bir aydır tesadüfen eli elime değen, otoparkta beni o serserilerden kurtaran, sadece adını ve kokusunu bildiğim adama gitmeli ve korkularımı yenmeliydim. Kapıyı sadece bir kez çaldım. Ağır ağır açıldı kapı. Aynı gözleri, aynı sesi, aynı kokuyu bulacaktım karşımda. Ama, yarı çıplak bir kadındı karşımdaki. Donup kaldım. Az önce kafama diktiğim viski o anda çarpmıştı beni. ‘Ne zaman ihtiyacınız olursa, adresim bu’ diye bana bu otelin, bu odanın adresini veren o kahraman adam değildi gördüğüm. Oysa ilk aklıma gelen adamla yatacaktım. Kadın olduğumu hissedecektim o zaman biliyorum. Peki, bu kadın kimdi?

  –Buyurun, birine mi bakmıştınız? Bu incecik ses beni kendime getirdi. Konuşmakla konuşamamak arasında bir sesle;

  -Eee, yanlış geldim sanırım. Diyebildim. Arkamı döndüm ve koridor boyunca koşmaya başladım. Çok koştum. Karşımda gökyüzünü görerek koştum. Önümde daha da can alıcı görünüyordu o devasa cam. Koştum. Bütün gücümle cama sarılacak gibi koştum. Gökyüzü de beni kucaklayacaktı birazdan. Belki de bütün yalnızlığım bitecekti. Annemle babamın, daha ben beş yaşındayken melek olmaları, ablamın alevlerin arasında yok oluşu, yetimhanedeki uzun ve karanlık geceler, hastalıklıymışım gibi davranan yaşıtlarımla geçirdiğim okul yıllarım, hayatımın belki de tek güzel gününde, diplomam daha elimde ısınmamışken beni kadınları yapan o sekiz adam, korkularım, Metin’e sığınmalarım, Cemile olan uzak aşkım, kaçık çorabım, eli bayraklı kadın, her şey bitecekti. Bunun sevinciyle cama sarıldım ve ikimiz sarmaş dolaş, tuzla buz halde gökyüzünün önünden geçip yere çakıldık. Derinlemesine bir çığlık, betonun çırpınışı, camla benim aşkımıza bakakalan başımıza üşüşen insanların feryatları… Onlar da bitmişti. Keşke daha önce bitirseydim her şeyi. Keşke, doktorumun hipnoz edişi sandığım o müthiş geceden, bedenime hediye edilmiş bebekten çok önce bitirseydim de, biten sadece kendi yalnızlıklarım olsaydı. Bir bebeğin muhteşem kalabalığı değil.