Zaten bir organizasyon firmasının düzenlemiş olmasından az çok midem bulanmıştı. Bana da bir fısıltı gazetesi arkadaşım haber verdi. ‘Bir Tengrist şaman kamı gelmiş. Ayin falanca otelde. Gidip bakalım.

Mamafih; üşenmedim, kalktım, gecenin bir vakti, söylediği yere varmak için direksiyon salladım. Dedim ‘acaba geçmişten günümüze neler aktarılmış, neler aktarılıyor?’, ya da, ‘neler yapıyoruz geçmişle bağıntılı da ve fakat tanrının kayıp çocukları olarak bizler farkında değiliz?‘. Zaten içimde hep bu cevapları bulmaya dair kıpırtılar var. Kimin yok ki? Bir nev-i çağımızın da geçmiş çağlardan beri süre gelen en revaçta modası. Kafaya koymuşum bugün yarın aydınlanacağım. Şuncacık yaşımda, ‘pıt’ diyecek bir şeyler ve konu kapanacak. ‘Nasıl olur, ne bilebilirim, ne sorabilirim ve de cevabı tatmin eder, akabinde ölsem gam yemem?’ Yollardaydım… Zaten hacı olacaksan, yola koyulman şart. Yine sisli, karanlık dağ yollarını aştım.

Vardım turistik bir ilçenin, şirin bir kasabasındaki ‘bilmem ne otel’e.  İlçe turistik ya hani, e işe de daha önce beyan etmiş olduğum gibi, organizasyon firması karışınca, artık karşılaşacağım olayları az çok kestirebiliyordum. Zira tüm emareleri zuhur etmişti. Lakin, vay haline şifrelerin tamamını okuyabilenin. Gözümüzün önündekini okusak da anlamıyoruz, kaldı ki, geçmişten günümüze köprü kuralım. Kurulacak köprüyü de söyleyeyim. Gayet ‘asma’ olanından. Bırak her rüzgarda, beşik gibi sallansın. Buyur, yüreğin yetiyor ise, geç de göreyim!

Ortalarda bir yerlerde, paçadan salıvermek işten değil. Yolda arayan arkadaşımı da yarım ağızla davet etmiştim. Aslında onun bana haber vermesindeki sebep, kendi ulaşım derdini çözebilmekti. Geçerken alıverdim evinden dostu, o da aydınlansın diye. Bunca bilmişlikle tek başına yaşayamazdım zaten. Paylaşmak önemli. Düşünsene, her şeyi biliyorsun, her şeye kudretin var, ama bunu bilen yok!.. Bir şeyler yaratmalı, birileri olmalı… Neyse, otelin otoparkında, sabıka kaydını istesen, bir rulo tuvalet kağıdını yazıcıya koyman gerekecek tipler karşıladı. Gerçi turistik diye halay, kılıç-kalkan ya da Muğla Zeybeği de beklemiyorduk hani.  Ayrıca o tiplerin elinde, bir kılıç, bir de kalkan tahayyül etmek bile, sonradan peydah olacak psikolojik rahatsızlıklara, sebep olabilirdi.

‘Nereye gelmiştiniz abey?’ diye sordu çok sıcak kanlı bir arkadaş. Ben ‘ayine arkadaşım’ deyince, hepsi birbirlerine baktılar. ‘Ne memleket ya hu! Bu kadar mı keriz olur?’ gibilerinden bir gülümseme yüzlerinde belirdi. Ortalıkta dönen bir dümen vardı ve tüm cehaletleriyle(!) olayın farkındaydılar. Özürlü, engelli ve mahçup olan bizdik. Ezim, ezim ezildim de, yine de belli etmedim.

Çıktık ayinin yapılacağı dama. Nasılsa abdest şart değil ya, duyan gelmiş dini ritüele. Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz misali, tapınma açlığında herkes. Masaların üzerinde kek, börek, zeytinyağlı ailesinin tüm fertleri, meyveler ve içecekler. İlave olarak da, bizden başka gelenlerin, yanlarında getirdikleri kısırdı, baklavaydı, şuydu, buydu… ‘Demek millet bir hayli de hazırlıklıymış’ diye aklımdan geçirdim. Bildiğin ‘ayinimiz var a dostlar.’ Kızlarının nişanında yapmayacaklarını becermişler, ne yalan söyleyeyim? Demek, sevabı büyük.

Kalabalık, tek sıra olmuş, yemekleri tepsiyle self servis usulü alıyor, beşinci sınıf kamyoncu lokantalarında rastlayacağınız bir mizansenle, tezgahın ucuna geldiğinizde ayinin ücretini toka ediyorsunuz. Bırak bari yiyelim kan şekerimiz yükselsin değil mi? Bağış yapalım ayin sonunda. O da yok!.. Önce para, sonra iman!..

Benim gibi ilk gelip de merakla bekleyenler olduğunu da sanıyorum. Zira ürkmüş sincap bakışlarına çok denk geldim. Yanı sıra, bir de bu işin müdavimleri olanlara da rastladım bakışlarda. Gayet rahatlardı. Olacakları biliyor ve sanki otuz üçüncü dereceden masonluk taslarcasına gelenleri süzüyorlardı. Yeni gördüklerini küçümser tavırlarla, kokularını salıyorlardı. Kendilerini kaptırdıkları da bal gibi ortadaydı. Halen bir ışık saçtıkları da yoktu. Tek parlayan, otoparktaki lüks arabalarının cilasıydı.

Hemen ümitsizliğe kapılmadım. Elimdeki tepsi, ederinin üç katı bir paraya yemek doluydu. Terk edip gitmeyi düşünmedim. Hem de iki kişiyiz. Anlaşılan sadece ulaşım sorunu da değilmiş arkadaşın derdi. Anlayacağınız sağlam bir söğüşlendim. Ama belki bu gece onlar belki aydınlanırlar kavilinden, bir şans daha verdim. Belki bu defa, nur inerdi yüzlerine. Ya da belki tam erecek ve çıkışta araçlarını bana hediye edeceklerdi. Evlerine, asalarına yaslana, yaslana, yürüyerek döneceklerdi.

Ama bazıları vardı ki, hiç ümit yoktu. Dışarıda otoparkta,  garanti, süpürgeleri hazır bekliyordu. En azından, sıcaktan akmış makyajlarını görünce mi o hisse kapılmıştım, yoksa, tarzları böyleydi de ben mi inanmak istemiyordum? Bir ikisinin yüzüne dokunup anlamaya yeltendim. Tanışmıyoruz diye olacak, biraz tuhaf karşıladılar. Yani kardeşim, bir araya böyle bir amaçla gelmemiz zaten tuhaf. Evden çıkmadan önce de aynaya baktıysanız ne ala… Ama yadırganan benim!

Efendim, hatırlıyorum, ayin başlamak üzereydi. Bir hazırlık, bir panik… Asistanların hep yapmacık da olsa, iyi çocuk olma gayretleri var. Sipiritüellik de ekli mimiklerde. Böyle bir ifade de, bir daha göreceğimi sanmıyorum. Bir ornitorenk şaşırtmıştı beni bulunduğu devirlerde, bir de bunlar.

Sonra baktım odunlar getiriliyor, ortaya konik şekilde yığılıyor. ‘Rabbim cehennemi sonraya bırakmadı demek’ diye düşünmüştüm ki, kravatlı zebani olması mümkün değildi, ben de bu düşüncemden hemen sıyrıldım. Sivas olayları malum. İçerden bir arıza mı vermişti gurup? Baktım civara, bidon, benzin yok. Biraz meraktan biraz da sersemin önde gideni olduğumdan oturdum başköşeye, ateşe de yakın bir noktaya. ‘Zaten bu ayine gelmekle, cehennemi öte tarafta kucaklamışsın, neden Temmuz sıcağında, bir de bu dünyada, odunun başına çökersin be adam?’ demedim. Hem aydınlanacaksam fazla vakit almasın. Transfer geçikmesin.

 Benden uzunca –ki genelde herkes benden uzundur-, saçlar jöleli ve geriye taralı, normal kilolarda bir adam peydah oluverdi ortada duran odunların yanı başında. Bu bir paganik ateş ritüeliydi. Nur inmeyecek, isten kömürden sebep kararacaktık. Ateş yanıncaya kadar da, kararmadan önce, bir kızarma fazının, dikkatimden kaçmış olduğunun, farkında değildim.

 Bir kam olan bu adamcağız, inanç boşluğu ve ama inanmak gönüllüsü bir ortamın enerjisi içerisinde, kendisini tanıtıyor, bir yandan da yapılacak ritüel ile ilgili bilgiler verip, asistanlarının yardımıyla bir yandan da giyiniyordu. Yani aslında çıplak değildi, ama mevcut olan insan kılığından sonra bir hayvanın postunu giymeye çalışıyordu. Baktılar biraz dar, ağabey bizim memlekette semirmiş, rahibi yağlayıverdiler de cuk oturdu kostüme çocuk. Adam bildiğin, canım kurt hayvanını yüzmüş, içine girdi, hayvanın tersinden, bize de sırıtıyor. E kardeşim, sen seneye kalmaz, bu gidişle ve rağbetle belli ki daha kilo alırsın. Seneye garanti öküz giyersin. Elli iki beden kurt mu arayacağız sana? Etrafıma baktım, turistik bir yer ya, biz ne tür bir hayvan giyeceğiz, ne düşmüş şansımıza diye. O sıcakta iyi gider, penguen, arıyorum! Havuz yakın, mors da uyar. Üstelik birazdan yakılacak ateşin de başına oturmuşum ki, bir saate servise hazır olurum. Tavuk, dana, keçi, koyun kılığına girsem, bunca parayı bayılan, kokuyu aldı mı, çöker çevirmenin başına. Baktım etrafta bizlere dağıtılmış, steril naylon poşette post, olmadı, kanat, o da olmadı bir gaga, bir ibik bile yok. Anlaşılan sadece bizim rahip çok eğlenecekti. Parayı toplayan ve dolayısıyla yolunu bulan da o olduğundan, istediği hayvanın kılığına girmek, ona aitmiş. Bize izlemek kaldı. Şikayetçi değildim.  

Telaşım geçti. Derken monoloğu dinlemeye başladım. Neden bir ’kam’ olup da bu misyonu üstlendiğini anlattı. Bir yandan da ritüel uzun süreceğinden, bizce mekruh olan, ona göre ‘duman çıkıyorsa bizdendir’ dediği sigarasını yakmaya çalıştı. Rüzgardan mıdır talihsizlikten midir bilinmez ve yahut bana başka bir şifreydi, tam altı defa çakmağı ateşledi. Nihayetinde sigarasını yakabildi. Ama ateşe hükmedebildiğini söylemeyi de ihmal etmiyordu. Bunun bir tanrı vergisi olduğunu ve bu tekniği direk şaman tanrılarından öğrendiğini falan anlattı. İçimden ‘hayırlısı’ dedim. Yakabiliyorsa, söndürebilirdi de. Hükümdü bu, izin değil.. ‘İtfayeci yapmak gerekli bunları’ diye düşünüp, şaman rahiplerine ek gelir nasıl sağlayabileceğimizi de düşünmeyi ihmal etmedim. Yanında asistanlığını yapanlara da hayli nezaketten uzak bir tavırla, emirler veriyor, aktardan aldığı çörekotu, adaçayı falan gibi şeyleri, önceden bir kaba koyma gereği bile duymaksızın, market reklamı üzerinde bir poşetten,  avuç avuç atarak, bir takım hareketlerle, peynir süt ve lokumla beslediğimiz ateşi yakmaya çalışıyordu. Ateşe hükmeden kurt abi, ortamdaki kötü ruhlar sebebiyle bir kutu kibrit ve nihayetinde zippo marka bir çakmakla zor bela ateşi yaktı.

Hava kırk dereceydi. Onca kıyafetin üstüne kürk, gerçekten yanıcı bir kıvamdı. Ama gel gelelim, dekor güzeldi. Yalnız, kurt adama kelebek konmuş misali, spor yürüyüş ayakkabıları hepimizin konsantrasyonunu bozuyordu. Asistanlarına karşı sinirli tutumu, plastik tabanlarından sebep topraklama eksikliğiydi anlaşılan. O sebeple de bizi girişten itibaren çarpıyordu zaar. Millet adaçayı, ben kauçuk kokusu bekliyordum.

Bir davul yuvarlayıverdi meydana asistanlar. Ateşin üzerine gidiyordu, Allah’tan kam, tek gözü açık takılıyormuş da, kurtardı davulu ateşlere gömülmekten. Davulsuz ayin mi olur? Gidiyordu sermaye.  Asistana, ‘az daha seni çalacaktım kız’ dercesine bir müddet baktı. İki saatlik ayin içerisinde, üç defa daha baktı. Bence mobbing sayılır. Aldı davulu, çapraz astı omzundan. E haliyle ateş de yazın göbeğinde yükseldikçe, adam sıcaktan kurtlandı, kurtlarını dökecek.  Çalmaya başladı davulu. Aslında çalmak demeyelim de, dövmeye desek daha doğru olur.. Olaya çok yakındım ve belki biri düğün usulü başından para atar da, toplar zararı çıkarırım diye aportta bekliyorum. Gelen giden olmadı. Tek atılan, ateşe beyaz peynir ve lokum. Yakıt, iki şeker bayramını aradan çıkarır.  

Etrafta kendini zorlayan, inanmak için can atan insanlar olduğundan, bir miktar da havaya soktu aslında bazı insanları. Gözler kapanmış, huşu içerisinde, koca koca adamlar. Bir fakire sadaka istesen, otelden merkeze kadar kovalayacak insanlar, bangır, bangır davul eşliğinde, huzuru paçasından tutuvermişlerdi. Tecrübesi olmayıp da, ama inanç ve ritüel hasretiyle yanıp kavrulanlar, konuya alışamamışlar, ibadet yolu haritası içinde kaybolmuşlardı. Fikir olmayınca, zikir senin neyine?  Budist gibi oturanlardan, avucunu göğe açmış dua eder gibi duranlara kadar, şaşırmış insan topluluğunun içinde durmaya devam ettim. Çok para vermiştim, çok… Postu çalabilirdim belki. Eminim, ölmüşlerine bir Fatihayı esirgememiş olanlar da vardır. Ortamın duruluğunu bozmak olmazdı. Ağabey davula acımadan vururken, ateşin etrafını tavaf edip, arada bizlerin arasına giriyor, ansızın kurt gibi uluyor, yine ansızın karga gibi gaklıyordu . Uzunluğuna göre değişmekle birlikte, ulumaya bir derece katlanılıyordu lakin, gaklamayı uzatınca, gülmemeye çalışmak bana içkence olmuştu. Bunca iş güç sahibinin zır deli olduğuna inanamıyordum.

Gerçekten aydınlanmak üzereydim lakin, yanımdaki gözlerini kapamış ve karanlıklara gömülmüştü. Ben ritüeli görmeye gelmiştim, o görmemeye. Orada karar verdim. Bir daha telefonlarını açmayacaktım. Tüm cevapsız çağrılarına, çağrısız cevap verecektim. Neticede tutarsız bir performanstı ama bir insanın gözlerinizin önünde bu hallere girmesi de ürkütücüydü. Yani ortada bir manyak var ve hepinizi huzur kaplıyor, kapladı, kaplayacak. Halime sıkılmaya başlamıştım. Etrafı ’acaba tanıyan var mı’ diye daha dikkatli süzmeye başladım. Tanıdık yoktu. Hatta ben kendimi tanıyamıyordum ki bir başkası beni tanısın. Rahatladım. Adaçayı ve çörekotuyla, kötü ruhları kovup, ardıç ağacı tütsüsüyle, ortamın temizliğinin koruma altına alınma zamanı gelmişti. Gözlerim dumandan yaşardı. Vazgeçtim, tam kalkacak iken gerek kalmadı, rahip, sıtma nöbeti  geçirerek, ayini sonlandırdı. Bir Drum marka tütünden, sigara sardı ateşin başında, bütün sürüsünü kaybetmiş çoban kadar dertli bir ifadeyle içti. Ruhlarımız çok kirli olduğundan bizi arındırmak için çok zorlandığını üzülerek ifade etti.  Umutsuzluğa kapılan oldu mu bilmiyorum, ama bence de umutsuzduk! Üzüldü de üzüldü. O kadar acıdım ki, kürkünü okşayasım geldi. Ama karnını sevmezdim. Dengeliyimdir. Arabada ödül maması vardı, belki biraz sevindirirdi ama, araba çok uzaktaydı. Ateşler içinde neticeye varmıştık. Zaten fırça yemeğe, yaptıklarımızın ne denli yanlış olduğunu öğrenmeye gelmemiş miydik?  Aldığı kelle başı ücretin hatırına, hissettiği  ağırlık bir nebze de olsa, hafiflemiştir diye umuyorum.

Kendisinin Türk olduğunu, boyunu, obasını  ve atalarından bu görevi teslim aldığını, bilgiye direk tanrıdan eriştiğini hep öğrendik. Bu da küçükken kendisini farklı hissedenlerdenmiş, onu anladık. Derken Türk filminden fırlamış jön gibi, terini sildiği mendili ateşe atıp, kalabalığa karşı bir klark çekerek ‘sorusu olan var mı?’ deyince soracaktım, sormadım, soramadım. Soranlar olmadı değil, ama cevaplar verildi de değil… Tatmin? Soran kişinin başını öne  arkaya hareketinden anladığım kadarıyla pik noktada. Soru ‘Neden benim adım bu?’. Cevap, delici bir bakışın akabinde, ‘çünkü bu sensin!’. Vay, vay, vay!..  

Hayvanların hisleri olmadığını söyleyen bir pagan rahibi, zaten bana biraz aklı karışmış geldi. Anlaşılan kendi ateşine hükmedemiyor ateşle olan bu dansı ona iyi gelmiyordu. Zincir kopmuş, ön tekere dolanmıştı. Bir de bu pagan müftüsünün ateşini gazla söndürmek isteyenler vardı ki, ’aman!’ demeye kalmadan, ahmaklığın ayrı boyutları açılıyordu. Her din hakkında fikri ve Vatikan’dan genç müridleri vardı. Bunu tahminen, bir önceki gün de olduğu gibi, ilk defa bize açıklamıştı. Sonraki seanslarda da ilk açıklayacak olabilirdi. Sonra iş patlayınca, ilk yöresel tebliğe uzanırdı mevzu. Emin değildi ama sanırım içten içe bizlere güvenmişti. Yani tek kelime sormadan ve daha hizmeti almadan, ücretini peşin takdim edip, tam bir teslimiyet gösterdiğimize göre, bu pek de mantıksız sayılmazdı.

Evlerde hayvan beslenmesinin yanlışlığından girip, Golden cinsi köpeğin, aşağılık bir yalaka olduğu gibi söylemlerle nöbet geçiriyor, sonra tekrar kaldığı yerden yıldızların konumuna devam ediyordu. Adam köpek takım yıldızına, resmen köpek çekti. Kedi ve köpekleri doğasına bırakıp, doğanın dengesine müdahil olmamak adına, hayvanları beslemememiz gerektiğinden dem vurdu.  Sustuk… Hele ben ‘çıt’ çıkarmadım. Konu çok radikal ayrımlara gitmekteydi, susamıştık. Kendi doğamıza bırakılmıştık. Üstelik ben ateşe en yakın olandım. Gözlerimin önünde olan ve şahit olduğum tek gerçek, ayin sırasında yavaş, yavaş  kızarmış burnumdu.  

Ne çok duygu ve inanç boşluğunda olan insan varmış, bunu da anladım. İnsanlığın bir şeylere inanası var. Bir tarikat kurup, çeşitli mesnetlere dayandırsak, demek ki köşeyi dönecekmişiz. Lakin tren kaçmış da değil. Memlekete sondaja gerek yok. Taşmış da kaymak tutmuş, gelenlerin gözlüğüne, saatine bakınca… Sokakta görseniz kılık kıyafetinden mantıklı adam diyebileceğiniz onca şaşkın ve aynı trafiği paylaşmaktayız. Memleketim bir inanç sömürüsü cenneti. Bu işin okumakla, parayla, pulla bir alakası da yok. Herkes tarikat kursa herkes mürid bulur o kesin. Herkes zaten öncelikle kendi tarikatının müridi. Sonra ailelerinin, aşiretlerinin, mahallelerinin, kentlerinin, ülkelerinin… Ama kendimizin ve ailelerimizin bir farkı var ki, o da samimiyetlerinden şüphe duymayışımız. Samimi dinler dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir