Bazen kendimi “Acaba ben herkesin başına sadece bir kere gelen o muhteşem şansı kaçırdım mı?” diye düşünürken buluyorum. Mutlaka sizin ya da tanıdığınız birinin başına gelmiştir. Öyle bir şans çıkıyor ki karşına, değerlendirirsen muhteşem şeyler oluyor, değerlendirmez ya da farkına bile varmazsan bi’ bakıyorsun monoton hayatın koşuşturmasında kaybolup gitmişsin.

Nasıl mı? 

Babam askerden yeni gelmiş, evde günlük bağ bahçe işlerine koşuşturuyor. Haliyle evin büyük oğlu, büyük sorumluluk onda. Sevmez oldum olası bağı bahçeyi. Yani kestane ağacının gölgesinde keyif yapmaya bayılırdı ama tabi o ayrı.

Dedem de o zamanlar İzmir’in meşhur doktorlarından birinin babasının zeytin aşısına gidiyor. Bir yandan iş bir yandan muhabbete dalıp gitmişler. Laf babama geliyor, dedemin aklı oğlunda tabii askerden gelmiş köy hayatını da sevmiyor oğlu. “Benim bir oğlan var senin oğlan tutar mı elinden acaba” diyor, çekingen fakat oğlunun her işin üstesinden gelebilecek olmasının gururuyla. “Dur bakalım, konuşayım benim oğlanla” diyor doktorun babası. Devam ediyorlar işlerine.

Ve yine bir gün dedem kahvede otururken çıkageliyor meşhur doktorun babası. Dedem bir çay söylüyor. Muhabbet falan derken konuyu açıyor amca. “Senin oğlan falanca gün falanca saatte gitsin benim oğlanın yanına” diyor. İzmir’de bir üniversitede hem de memur olarak göreve başlıyor babam. Oradan da emekli oldu. Nerden nereye… Birinin zeytinliğine aşı yapmak gerekecek de, dedem oraya gidecek, laf lafı açıp konu babama gelecek. Gelmiş, konu babama gelmiş. Ne büyük şans demişimdir ilk duyduğumdan bu yana. Ve bu şansı değerlendirmiş dedem ve tabii ki babam.

Sizin de bir hikâyeniz vardır. Belki şu an aklınıza gelen. Çünkü ben biliyorum, herkesin hayatında, hayatına yön veren böyle şanslar olmuştur.

Size derken benim aklıma geldi. Yazmaya başladığı günden itibaren yazılarını yayımlanması için dergilere gönderen fakat yazıları hep geri çevrilen birinden bahsedeceğim. Hatta yaşadığı hayal kırıklığından dolayı yazmayı bile 10 yıl kadar –öyle çok da hafife alınmayacak süreyle– bırakan. İçkisi ve asi tavırları ile etrafında dikkatleri çeken… Hatta herkes tarafından tanındığında bile bu tavır ve alışkanlıklarından vazgeçmeyen diye parantez açmak isterim.

İşte o günlerde en azından içikisi için çalışıp para kazanmanın derdine düşer ve 1969’da Black Sparrow Yayınevi’nde çalışmaya başlar. Fakat yayınevi sahibi John Martin’den ömür boyu ayda 100 dolar maaş karşılığı çalışma teklifi alınca postanedeki işinden ayrılır ve tüm vaktini yazarlığa ayırma kararı alır. Bunu da kardeşine yazdığı mektupların birinde şöyle özetler; “İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim.”

Evet aç kalmayı seçtiğini sanan ve kendini yazmaya adayan bu edebiyatçımız; binlerce şiir, yüzlerce kısa hikaye, altı roman yazmış ve bu eserleri 50’den fazla kitapta toplanmış olan Amerikalı şair ve yazar Henry Charles Bukowski’dir. Çalıştığı işyerinden akla mantığa pek de doğru gelmeyen o teklifi almasaydı belki şu an hiçbirimiz onu tanıyor olmayacaktık. İlk duyduğunda insana kendini kötü hissettiren o teklif de onun şansı değil mi sence de…

O şansı yakalamanız ve hayatınıza yaymanız dileğiyle…

Sevgilerimle…