Boğaz

Nasıl şaşırmıştın ama Boğaz’ı görünce hatırlıyor musun? “Anaaa, köyü ikiye ayırmışlar, ortasından da su çıkmış” demiştin. Burnunu otobüsün camına yapıştırıp kömür karası gözlerini sabitlemiştin bir yerlere. Tek söz söylemeden… Ve aniden fırlatmıştın kendini, oturduğun koltuktan gerisin geri.

“Ölmek istemiyorum. Ölmek istemiyorum.

Zor gelmiştin kendine, hatırlarsın. Kaldırdığın kaşlarının kırıştırdığı alnına vuruyordun avuç içini sürekli. Diğer elini de ağzına sokmuş dişlerini sıkıyordun. Tir tir titriyordun, ayazda uyuya kalmış sokak köpekleri gibi. Meğer ne korkutmuş seni, Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan Köprü. Nereden bilebilirdim ki! Ama hakkımı yeme. Ben hiç düşmeni istemedim gurbet yollarına. Ben bir kere tattım sen tatma diye defalarca ısrar ettim. Dilan’ı Ahmed’siz bırakma dedim. Dinletemedim. Zaten kime dinletebilmiştim ki bu hayatta sözümü. Olsun bir umut vardı senin hakkında içimde yeşeren. Küçücük de olsa bir umut…

Şık insanları hatırlıyor musun? Kısacık gece elbiseleri, ince belleri, dev topuklu ayakkabılarıyla iç gıcıklayan, bizim oralarda olsa “Şeytan Soyu” diyeceğimiz ağzımızın suyunu akıtan kadınları… Onların yanındaki pahalı takım elbiseli, taranmış saçlı, bol paralı herifleri… Bütün bu dünya onlar içindi. Hele Boğaz’ın serin sularının duvarlarını yaladığı restauranta girdikten sonra hepsi birer Tanrı’ydı sanki buyrukları hızla yerine getirilmesi gereken. Geneli sana kendi türünden değilmişsin gibi davransa da arada çıkardı iyi kalplileri. Selam verirlerdi, teşekkür ederlerdi. Kusura bakmayın dediklerini bile duymuştum ama bu iyiliklerin arasında bahşişi saymıyorum. Benim önceliğim değildi seninki gibi. Ama anlıyordum seni de. Dilan vardı, beklemezdi. O beklerdi de babası bekler miydi hiç.

Tepsinin içindeki tabakların yere saçıldığı günü hatırlıyor musun? İlk servisindi. Ben istemiştim kendini bir an olsun garson gibi hissetmeni. Kurtulursun belki diye içimden geçirmiştim o şefiniz olacak bed suratlı, kısa bacaklı, göbekli dallamadan. Dallama diyorum kusura bakma, biliyorum severdin sen onu o günlerde. Anlamazdın sizin yalnız bedeninize değil ruhunuza da yaptığı zulmü. Gülerek ettiği küfürleri iltifat sayardınız, ayak işlerini görmeyi lütuf… Yapar mıydı bu davranışları bir beşer bir diğerine. Diğerlerine de yapıyordu ama en çok sana, gücü yetmezdi çünkü bana. Zaten başka kim vardı restaurantta, etnik kimliği küfürlere konu olan, yaşantısı aşağılanan.

Neyse dağıtmayayım konuyu, o günden bahsediyordum. Her birimizi farklı yönlere savuran o gün…

Zengin, gösterişli adamın parasıyla masasına oturttuğu ikisinin de davranışından belli olan kadın; ne vardı yani üzerine birkaç damla bolonez sos sıçradıysa. Sen önce atlamıştın elindeki peçeteyle kadının ayaklarına doğru ama ben de fena sayılmazdım, seni izlediğim mutfak kapısının önünden soluğu saniyeler içinde masanın yanında almıştım.

İkimizin de defalarca dillendirdiği özür cümlelerini kabul etmeyebilirdi, elini havada sertçe savurarak “kaybolun” da diyebilirdi, –kendini aşağılık görme konusunda ben de iyiymişim aslında– ama o, savurduğu hakaretlerle yetinmeyip, değiştirerek giydiğin iki gömlekten birinin ter kokmasıyla alay etmeyi seçmişti. Boyalı dudaklarını kulaklarına doğru kaydırarak önce karşısında oturan kodamana söyledi, yetmedi çevresindeki masalara, o da tatmin etmedi, patronumuzu ayağına getirecek kadar yükseltti sesini. O ilk başta söylemesini hayal ettiğim “kaybol” u söylerken de geldiğimiz yöreyi telaffuz ederek aşağıladı bizi. Sen anlamamıştın tabi ki. “Doğulu” kelimesinin göğsümüzü kabarttığını düşünen sen, bilmiyordun daha İstanbul’un isimsiz ve sessiz gerçeklerini. Öğrendin ama.

Yüzüne inen tokatları hatırlıyor musun Ahmed? Patronun bir emriyle o bed suratlı şişko adamın yüzüne indirdiği tokatları… Geldiğin günden bu yana konuştuğun kırık Türkçeni bir tarafa bırakıp korkuyla “Çima! Çima!” –Neden!, Neden!– dediğini.

Senin o yüzüne inen tokatlar yüzüme indi Ahmed. Seni o adamın elinden alamadığımda kalbim ezildi, soluğun kesilip yerde yattığında da hiç susmayacak vicdanım dile geldi. Ne önüme gelen ilk keskin aletle o bed suratlı adamın boğazını kesmek dindirdi vicdanımın sesini, ne de sonrasında kendime sapladığım aletin canımı almayı becerememesi…

Hani Boğaz’ı görünce şaşırmıştın ya Ahmed. Ve gözlerini sabitlemiştin bir yere. Tek söz söylemeden… Gerçekten Köprü müydü sana “Ölmek istemiyorum” dedirten, gerçekten Köprü mü? Yoksa gözlerini sabitlediğin o yer mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir