Bir Yaşayan Öykü

Apartmanın girişindeki yarım açık duran, üzeri pas tutmuş kapıyı ayağımla ittim. Rutubetten sıvası dökülmüş duvarları inceleyerek indim, gıcırdayan tahta merdivenleri. Karanlık… Gözünün alışması için dakikaların geçmesi gerekecek kadar zifiri karanlık…

Güçlükle buldum evin dış kapısını. Mantomun kenarından tutarak tıklattım yavaşça. Ah Güliz Hoca ah! Bitirme tezi olarak verdiğin “Üç yaşayan öykü”den ilki buysa diğerlerini hayal bile edemiyorum. Acaba diğer tez öğrencilerine de bu çetin şartları sunmuş olabilir misin?

 Tebessümle araladı kapıyı, elini uzattığında isminin Gülbahar olduğunu öğrendiğim, gözleri çekik, beyaz tenli, beline kadar siyah saçları olan benim yaşlardaki Özbek kız. Tek odalı evin dar salonuna doğru yürüdüğümüzde zihnime değen ilk düşünce, bulunduğumuz üç katlı apartmanın -1’inde oturan birine göre fazla güzel olmasıydı.

Madiyar… Gülbahar’ın kocası… O da benim yaşlarda kumral, yakışıklı bir bozkır oğlanıydı. Dört yaşındaki Balamir ise tatlı mı tatlı, kasketi andıran siyah saçlı, zeytin karası gözlü, açık alınlıydı. Saçlarını karıştırdıktan sonra oturdum Gülbahar’ın gösterdiği salonun tek penceresinin önündeki üçlü sofaya. Balamir yanıma, Gülbahar ve Madiyar da televizyonun hemen yanındaki ikili koltuğa…

4 saat sonra…

Tuvalete gitmek için izin istedim. Lavaboya dahi yetişemeden başladım kusmaya. Neler yaşadığımdan habersiz bir aile beni bekliyordu, az önce tren gibi dizilerek oturduğumuz salonda. Neyse saygısızlık etmek istemiyorum. Onların yaşadıklarının yanında benim yaşadığım nedir ki! Kaptım küvete yatırdıkları viledayı, başladım yerleri silmeye. Salona geri döndüğümde bir şey belli etmemeliydim.

Bir hafta sonra…

Değerli Jüri. Biliyorum, benden “Üç yaşayan öykü” tezini burada sunmamı bekliyorsunuz. Ancak ben tezin ilk öyküsünü defalarca kayıt cihazından dinleyip aldığım notlarla birleştirdikten sonra üzerine iki öykü daha yazmayı kendime ve görüştüğüm aileye saygısızlık olarak değerlendirdim. Bu yüzden karşınıza “Bir yaşayan öykü” ile çıkıyorum. Size bu öyküyü; Özbekistan’ın Andican ilinin Bulakbaşı ilçesinden İstanbul’un Güngören’ine göç eden Gülbahar’ın ağzından aktarmaya çalışacağım. Görüşlerinize sunarım.

Balamir ’in, yavru bir aslanın kükremesini andıran ağlamasını işittiğimde çektiğim tüm acılarımı unuttum. Bir an önce yavrumu kucağıma almak istiyordum. Doktor, bebeğimi bana doğru uzattığında dünyalar benim olmuştu sanki. 20 yaşında evli bir kadın başka ne isteyebilirdi ki!

Hayatımız sorunsuz ilerliyordu. Madiyar’la birlikte işten eve dönmeyi iple çekiyor, Balamir ’in gelişimini gözlerimizle görmekten başka bir şey düşünmüyorduk. Tabi insanoğlu doyumsuz… Mutluluğu her daim biraz daha yeşersin istiyor. Biz de bu duygularla ikinci çocuğumuza sahip olmak için elimizden geleni yapıyorduk. Ama bir türlü olmuyordu.

Gitmediğimiz doktor, çalmadığımız hoca kapısı kalmamıştı. Sonunda Andican Merkez’de gittiğimiz bir doktor ilk doğumumda rahmimin alındığını söyledi. Şok olmuştuk. Nedenini ısrarla sorduğumda konuşmamıştı doktor. Meğer Madiyar’a anlatmış. Eve döndüğümüzde Madiyar; Özbekistan yönetiminin doğum kontrol politikası kapsamında rahmimin alındığını, aslında genelde ikinci çocuktan sonra bu işlemin yapıldığını ancak beni doğurtan doktorun işgüzarlığı nedeniyle doğurganlığımı kaybettiğimi söyledi. Hatta ekledi Madiyar.

Gülbahar, doktorların yıllık kısırlaştırma kotası oluyormuş. Bazı doktorlar kotayı tutturamadığında kadının ikinci doğumunu beklemeden ilk doğumda rahmi temizliyormuş.”

Vahşetti bu. Yazılı olmayan kuralların en canicesiydi. Hayallerimizi çalmıştı birileri. Geleceğimizi mahvetmişti bir ülkenin istekleri.

 Madiyar beni günlerce teselli etti.

Hayatımızın devam ettiğini, Balamir gibi dünyalar güzeli bir oğlumuzun olduğunu, ona sarılmamız gerektiğini, kaldı ki bana karşı sevgisinde zerre azalma olmadığını dile getirmişti gün aşırı. Zor da olsa kabullendim. Balamir ’i kucaklayarak devam ettim sorunsuz hayatıma.

Balamir üç yaşına geldiğinde işsiz kalmıştı Madiyar. Çalıştığı fabrika bir günde kapının önüne koymuştu Madiyar’ı. Ve bu benim için bu ülkede yaşayabilmek adına tüm inancımı söküp almıştı içimden. Gidelim dedim Madiyar’a. Nereye dedi. Türkiye’ye dedim. Amcasının oğlunun orada mutlu olduğunu, hatta buradaki ailesine de para gönderdiğini tüm içtenliğimle söyledim. Yatmıştı aklına onun da. Bir gece ailelerimize yazdığımız birer mektupla kaçtık sonra. Türkiye’nin yolunu tuttuk. Hiç bilmediğimiz bir ülkenin hayalini kurduk yol boyunca.

Bundan tam bir sene evvel bugün yaşadığımız eve yerleştirmişti amcasının oğlu Şavkat bizi. İş bulana kadar da Güngören’deki günlük işçi pazarına gitmemizi önermişti.

Şavkat’ın maddi durumu iyiydi.

Bir tekstil firmasının deposunda çalışıyordu. Aylık 2500 Tl’ye yakın bir para kazanıyor, bu yolla karısı Aymete’nin çalışmasına da gerek kalmıyordu. Evin içinde, Balamir ’in yaşındaki Aybaşak’a ayırıyordu tüm vaktini. Bize de çok yardımcı oluyordu Aymete. Her sabah Madiyar’la işçi pazarına gitmeden önce Balamir’i Aymete’ye bırakıyor oradan kısmetimizi aramaya yöneliyorduk.

İş imkanı genelde büyüklü küçüklü tekstil atölyeleriydi. Çoğu bizim gibi Özbek ve Türkmenlerle birlikte kimi zaman baskı, kimi zaman overlok atölyelerinde çalışıyorduk. Karşılığında benim gibi kadınlar 60 Tl kazanıyordu, Madiyar gibi kuvvetli erkekler ise 70 Tl… 10’ar Tl her gün işlerimizi ayarlayan aracımız Ahmet’e verdikten sonra 110 Tl gibi bir para kalıyordu elimize.

Ortalama ayda 25 gün sabahın 8’inden akşamın 9’una kadar mesai veriyorduk ve günün sonunda iyi para kazanıyorduk diyebilirim. Hatta bazı günler aynı iş yerine seçildiğimiz de oluyordu Madiyar’la. Gülerek çalışırdık biz o günlerde. Mesela o 8 kafalı baskı makinesinden tişörtü alıp fikseye bıraktığında, ben yüzümde güller açarak beklerdim o boyalı tişörtün makinenin diğer tarafından kuruyarak çıkmasını.

Hatta birkaç atölyenin sahibi gıpta ile izlerdi bu çalışma şeklimizi. Bize harçlık bile verirlerdi bazen günün sonunda. Balamir’i alıp eve vardığımızda da dünyalar bizim olurdu. Gece boyunca oyunlar oynardık Balamir’le. Ona aldığımız oyuncak arabaları sürerdik halının üzerinde. Sırayla Madiyar’ın sırtına binerdik. Mutluyduk biz Özgül hanım mutlu… Hala da mutluyuz aslında. (Kocasına bakıyor)

Burada bir ayrıntıyı vermem gerekir Özgül hanım.

Biz bugüne kadar hiçbir gece Madiyar’la sarılmadan uyumadık. Ama hiçbir gece… Balamir’i yatırdıktan sonra odamıza gittiğimizde günün tüm yorgunluğunu sohbet ederek atardık. Birimizden birinin gözkapakları ağırlaşmaya başladığında da birimiz hemen kucağını açar sarardı diğerimizi.

Sonra bir gün, Balamir’in hasta olduğunu öğrendik. Kan kanseriymiş. Yoğun ve pahalı bir tedavi istermiş. İlk gittiğimiz hastanede doktora tedavinin ne kadar tutacağını sorduğumuzda kazancımızı sormuştu. Söyledik. İki yıllık maaşlarınız, dedi ikiletmeden. Birbirimize baktık Madiyar’la. “Sigortanız da yoktur sizin” cümlesini duyduğumuzda ikimizde cevap veremedik. Balamir’i de alıp eve geldik.

Şavkat, Aymete, ben ve Madiyar neredeyse her gece oturup ne yapabileceğimizi konuşuyorduk ama bir sonuca varamıyorduk. Bu kadar para nasıl biriktirilirdi ki! İçeride Aybaşak ile birlikte kahkahalarını evin duvarlarına vuran Balamir ölecek miydi yani!

 Geçtiğimiz haftanın ilk günü işe gitmek için işçi pazarına gittiğimizde temiz yüzlü aracımız Ahmet’in yanına gittim. Durumu anlattım. İş istiyorum dedim. Abla diye hitap ederdi bana Ahmet. Sarı saçlı, mavi gözlü iyi huylu biriydi. Biraz tekledikten sonra “Çalışıyorsun ya abla” dedi deniz mavisi gözlerini üzerimden kaçırarak. Bir kez daha yineledim.

 Akşam 9’dan sonra iş istiyorum

Günlük işçilerin önünde toplandığı nalburun camına yaslanmış konuşmamın bitmesini bekliyordu Madiyar. Oradaki birilerinden aldığını tahmin ettiğim sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırmış uzunca içine çekiyordu. Yanına gittim. Olabildiğince gülen yüzle… Madiyar, “Ne konuştunuz” derken gözlerinden sıyrılıp burnunun iki yanına iki damla düştü sadece.

Boğazının düğümlenmesini bilir misin Özgül hanım? Konuşursan öleceğini hissedersin ama susarsan da karşındakini kaybedeceksindir… Ve dudaklarına değdirirsin sözcükleri çok da düşünmeden. Öyle yaptım ben de. Yüzümdeki tebessümü koruyarak, “İşle ilgili” dedim. Madiyar ses etmedi.

Ben akşamları 9’da, o gün gittiğim iş yerinden çıkıp beyaz bir kangoyla o gece çalışacağım iş yerine gidiyordum. Kader işte. Gündüzleri her defasında değişen atölyelere akşamları bir diğer günden farklı oteller eşlik eder olmuştu. Ama dedim ya Ahmet iyi çocuktu diye. O günden sonra bizden hiç komisyon almadı. Gece 11 gibi de çıkacağım otelin önünde hazır beklerdi. Yapmak zorunda değildi, ama yaptı.

İlk günler arabaya bindiğimde birkaç kez Balamir’in nasıl olduğunu, bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını dillendirdikten sonra tek kelimelik cevaplarıma yenildi. O da konuşmuyor şimdilerde. Yalnızca arabayı sürüyor evime doğru.

Eve adımımı atar atmaz duşa girerdim.

Sonra da yatağın içinde gözleri açık uzanan Madiyar’ın yanına sıvışırdım sessizce. Konuşmazdık artık eskisi gibi. Yalnızca sarılırdık.

Dün ilk kez Madiyar almaya geldi beni çalıştığım otelden. Ağlıyordu. Ben geldiğimde gözyaşlarını sildi. Üzülmemi istemedi. Sarıldık. Bir saat kadar hiç konuşmadan, eve yürüyene kadar yalnızca sarıldık birbirimize.

Değerli Jüri. Bu “Bir yaşayan öykü” şu an yaşanmakta. Bunu değiştirmeyen, türümüzün içinde kalan son insancıl kırıntılarının da katili olur. Buna sessiz kalan dilsiz şeytandır. Buna ses vermeyen bir daha konuşamaz. Bunu görmeyen bir daha çocuğunun başını okşayamaz. Vereceğiniz nota gelince… Bu aile için hiçbir şey yapmayacaksanız umurumda değil.

— > Dürbün Okur / 5 Kitap Önerisi

— > Öykü / İnsanın İçindeki Işık

— > İz Bırakanlar / Iqbal Masih

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir