Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında; duru sazlıkların, yemyeşil arazilerin ve verimli toprakların üzerinde bir kral yaşarmış. Bu kral öyle savaş fetişistiymiş ki hüküm sürdüğü uzun yıllar boyunca ne bir dost ülke edinebilmiş, ne de ordularının at üstünde olmadığı bir gece güne kavuşabilmiş. Her geçen gün arzuları artmış, yeni diyarların sahibi olma hırsı, ölümcül bir hastalık gibi tüm vücudunu sarmış.

Kaybettiği savaşlardan sonra kelleler almış, başarısız olduğunu düşündüğü komutanlarının arasından bol bol vatan hainleri peydahlar olmuş. Yaşamı, kan üzerinden oynanan iğrenç bir oyun gibi gördüğünden, öldürme ve ödüllendirme(!) yöntemlerinde de pek bir mahir olmuş bu kral, yıllar içerisinde. Başkent meydanına boyu insan boyunu 5 kat aşan, mesafesi 1 kilometreyi bulan ve 8 farklı anahtarın açabildiği tek çıkış kapısı olan bir labirent inşa ettirmiş önce. Her ceza gününde de, derileri yüzülerek karınlarının altına birer anahtar yerleştirilen 8 savaş suçlusu bu labirente gönderilirmiş. Ve görkemli(!) mücadelenin ödülünü(!) de şu şekilde açıklarmış kral.

Diğer 7 anahtarı toplayana bir hayat bahşediyorum, başkentte olmamak üzere.

Ve başlatırmış çan sesiyle. Sarayın hakim kulelerinden birine kurulduktan sonra, hazırlattığı leziz sofralar eşliğinde günlerce takip edermiş yaşamla ölüm arasında verilen bu mücadeleyi. Büyük bir keyifle… Yaşama hakkını kazanan o “1” kişiye de, halkın önünde hayatını takdim edermiş, yine büyük bir debdebeyle.

Ve gel zaman git zaman ömrü yaşama yenilmiş bu zalim kralın. Yerine buğday tenli, gök gözlü, tek varisi olan oğlu almış. Halkın hiç tanımadığı, alışkanlıklarından bir haber olduğu bu yeni kral, babasının aksine alabildiğine merhametliymiş.

İlk iş olarak babasının inşa ettirdiği oyun(!) labirentini yerle yeksan etmiş. Ardından tüm komşu ülkelere elçiler göndermiş ve artık savaş istemediğini, dünya topraklarının hepimize yeteceğini haber etmiş.

Yıllar birbirini kovalamış ve karanlığın insanların yüreklerine saldığı korku, mutluluk ve aydınlıkla yer değiştirmiş günbegün. Tarlalar, süren köylülere verilmiş. Çiçek toplayıcılar, çiçeklerin sahibi ilan edilmiş. Okullar kurulmuş, sazlıklardaki suların verimliliğiyle ilgili çalışmalar yapan mühendisler yetiştirilmiş ve bu mühendisler krala danışmanlıkta en seçkin pozisyonlara getirilmiş. Oluşturulan adil vergi sistemiyle devlet zenginleştirilmiş, yeni iş imkanları yaratması için kurulan konseylere çalışmalarında kullanabilmesi adına ödenekler tahsis edilmiş.

Dağlık bölgelerdeki otların öğrenilmesiyle sağlık alanında büyük ilerleme kat edilmiş. Yaşam süreleri uzamış, insanlar bilmediği hastalıklardan dolayı çocuklarını toprağa gömmeyi unutmuşşşş, gitmiş.

Kurulan adil düzenin tesisi için yetiştirilen hukukçulara bir metin yazdırmış kral. Ülkede yaşayan her insan ve hayvanın yaşam hakkı kutsal ilan edilmiş. Canlı bitkileri gereksiz yere kopartmak büyük suçlar arasına girmiş. Komşularla ticaret geliştirilmiş ve çok geçmeden de zalim kralın oğlunun yarattığı bu iklim kulaktan kulağa bir efsane gibi dillendirilmiş.

Ve gün gelmiş beklenmedik bir durum hasıl olmuş. Diğer toplumların arasında, gök gözlü kralın yönetimine geçme arzusunu haykıran büyük halk hareketleri meydana gelmiş. Bu şaşkınlık verici, daha önceki yıllarda örneği olmayan vaka karşısında ne yapacağını bilememiş kral. Danışmanlarıyla toplantılar yapmış, tartışmalara girişmiş. En sonunda bir karar vermiş.

Her, hangi toplumun çoğunluğu bana katılmak istiyorsa, yöneticilerimizin adil yönetimini arzuluyorsa, krallarına diyeceğim yönetimi valilerime devretmesi ve tek askerin canından olmasına fırsat tanımadan bu işin bitmesi.

Gerçekten de bir çoğunda tek kılıç sallamadan yönetimi ele almış kral. Gittiği yeni topraklarında çoğunlukların teveccühüyle karşılaşmış, kısa sürede kendi topraklarında uyguladığı sistemi bu coğrafyalarda da hayata geçirmiş. İnsanların tebessümüyle ömrüne ömür katmış, yeni tebaalarının çocuklarını da kendi çocukları gibi sevmiş.

Hayat bu ya! Bir gün ömrünün sonuna yaklaştığını anlamış kral. Gök gözleri iyi görememeye başlamış, buğday teni git gide sararmış, dizleri eskisi kadar kuvvetli değilmiş, hafızası zamana yenilir olmuş. Tüm bunları fark ettiğindeyse yönettiği bütün topraklarının valilerini başkente çağırmış, büyük bir konsey toplamış kral. Kendisinden sonra yerine geçecek oğlu da yönetimde adaleti kaybetmesin diye bağlayıcı kararlar almış.

Bir de isim gerekecekmiş tabii kurulacak bu sisteme. Tüm konsey üyelerinin hararetle tartıştığı bir vakit elini havaya kaldırmış kral. Dudaklarını aralamış. “Sosyali..

Biri lafa girmiş o anda. Öyle demokratmış kral, daha demokrasi sözcüğünün Yunan coğrafyasında bile dile değmediği o eski çağlarda. İş bu ya! Bitirmemiş sözcüğünü, kesmemiş danışmanının sözünü.

Kesseymiş ya!