"Enter"a basıp içeriğe geçin

Bir Ülkeyi Geride Bırakmak

En sevdiğin ne varsa hepsini bırakacaksın;

bunun, gurbet yayının attığı

ilk ok olduğunu anlayacaksın.

 

Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu,

başkasının merdiveninden çıkmanın

ne denli zor olduğunu göreceksin…

Dante (Cennet XVII)

Balkona çıktım ve hayatımın tamamını oluşturan otuz yılıma ait sokağıma son bir kez bakarak gözlerime takılan her detayda çocukluk anılarımın o saf ve yapmacıksız günlerine gidip, içimde tomurcuklanan duyguların ne mene bir şey olduğunu hissetmeye başladım. Garip, sözcüklerle anlatılması güç bir duygu alaşımıydı yaşadığım. Evet, sokağım her ne kadar eski yıllarımın sokağı olmasa da, onda hatıralarımın tezahürünü canlandıracak kıvılcımı yine de bulabiliyordum. Benim sokağımdı bu sokak. Doğduğum, büyüdüğüm, nefes alıp verdiğim, ağladığım, güldüğüm, amaçsızca yürüdüğüm, düşündüğüm, hayaller kurduğum, şiirler yazdığım, romanlar bitirdiğim sokağımdı…

Uzun bir yolculuğa çıkıyorum; başı belirsiz, sonu alabildiğine uzanan bir yol karşılıyor beni. Adım atmaya çekiniyorum, ama başka bir çaremin olmadığını da hissederek beni alıp uzak bir şehre götürecek o rüzgarın kanatlarına yerleşiyorum.

Ardıma dönüp, gerimde kalan hatıralara bakmaktan pek haz etmem. Ve fakat direnemiyorum işte. Gözlerimi arkada bırakıp, gittikçe belirginleşen geçmişin seslerini dinliyorum kulaklarımda. Adına şiirler yazdığım kadınlar geliyor aklıma. Ne de güzel gülerlerdi. Gülüşlerinde yeni bir dünya kurulurdu sanki. Çiçekli baharları çağrıştırırdı. Onlar da artık bu ülkede kalacaklar gülüşleri ile birlikte…

Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum, der Birhan Keskin bir şiirinde. Ben de en az onun kadar idrakine varamadım bu sualin. Belli bir yaştan ve yaşanmışlıktan sonra çok uzak bir şehirde, kendi dilime ve kimliğime ortak olmayan bir toplumda yaşamak üzere adım atacak olmam, bazen ürkütücü bir yalnızlık duygusunu içime sokuverse de, aynı şairin şu sözü de beni hep düşündürür;

”Her gün kalbimin sızladığı bir memlekette yaşamaktan yorgunum…

Gidenin, kalandan daha fazla acı çektiğini bilsem de dünyayı tanımaya, farklı kültürden insanlarla tanışmaya, onların hikayelerini dinleyip, yazmaya yönelik karşı konulmaz bir arzumun olduğuna inanıyorum. Yazmanın, hayattaki varoluşumu destekleyen gündelik bir eylem olduğunu hesap edersek zatımın tek bir ülkeye değil, dünyanın her tarafına ait olduğunu içtenlikle söyleyebilirim.

Zira biz hikaye anlatıcıları, tek bir noktada saplanıp kalmamalı; gezegenimizin hemen her karışında soluklanıp, farklı pencerelerden hayatı izlemeli ve türlü dillerde türeyen sözcüklerin zenginliğinde kendimize daha insancıl bir kültür yaratmalıyız.

Konuşulan diller, inanılan dinler, özümsenen kültürler farklı olsa da dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin gülüşlerin ve gözyaşlarının ortak olduğunu göreceksiniz. Doğduğumuz vakit hangi ülkenin vatandaşı ve hangi dinin üyesi olduğuna biz karar veremeyiz. Gözlerimizi açarız ve hayatın bize biçtiği rolleri oynarız. Aklımızın sorular sormaya başlaması ile dünyadaki çelişkileri fark eder; insanlığın önemli bir kısmının yoksulluk ve savaş içinde tükendiğini düşünürken, azınlık olan diğer kısmın ise son derece güvenli ve sağlıklı bir yaşam sürdürdüğünü keşfederek bunda var olan adaletsiz ve eşitsiz gerçeğe isyan ederiz.

Bu, mülkiyet hakkının insanlığın hırslarını ve açgözlülüğünü pekiştirdiği, dünyaya yoksulluk ve savaşlar yaydığı geçmiş yüzyılların bugüne ulaşan iğreti bir artığıdır. Ve ne yazık ki, kendi ülkesinin sert ve kederli hakikatinde onu aydınlığa çıkartacak bir çıkış yolu bulamayan nice insan, başka bir ülkenin aydınlığında yaşamak için adım atmaya, uzun, çok uzun ve engebeli bir yola girmeye cüret edip, bu minvalde gerekirse hayatından olmayı göze alıyor.                

Kendimi hiçbir zaman bir ülkeye, bir topluluğa, bir dine ait hissetmedim.

Hayalini kurduğum şey; dünya vatandaşı olmak. Bunu ne derece başarır, önüme çıkan engelleri ne derece aşarım, bilmiyorum. Beni eleştirenler olabilir. Kalanın mücadele ettiğini, gidenin ise çoktan kaybettiğini söyleyebilirler.

Gönüllü sürgün olmanın bir insanın başına gelebilecek en korkunç trajedi olduğunun da pekala farkındayım. Ve lakin, kanın kana karıştığı, ağıtların yeni ağıtlarla buluştuğu böylesi kederli, sert ve acımasız bir coğrafyada, bazen yüreğimin derin bir hüzün saatinde duracağını, nefesimin apansız kesilivereceğini hissediyorum.

Hiçbir zaman bir kahraman olmadım, ama vakitsiz giden o kahramanlara çok ağladım, onlara şiirler yazdım ve onları naçiz sözcüklerimle yücelttim. Bilmiyorum, belki de haksız olan benim. Belki de yüreğim, onlarınki kadar dirençli değil günümüz acılarına karşı. Ama bildiğim bir şey varsa, o da sevginin ve umudun her yerde kayda değer bir anlam bulacağıdır. Sadece içinde doğup büyüdüğüm ülkem ve halkım adına değil, sevgiden ve umuttan yoksun bırakılmış dünyanın tüm mazlum ve mağdur memleketleri namına diliyorum geleceğin güzel günlerini…

Asında sizlere çok şeyler anlatabilirim. İçimde yanan bir ateş var, dinmek bilmeyen. Yüreğimin kırgın olduğunu, kafamın içinde bir yerde beni yorgun düşüren soruların ruhuma zorbaca saldırdığını bilmenizi isterim. Gelecek yılların bize neler getireceğini tam olarak bilemeyiz. Ama ben inatla, ısrarla, umutla barışı ve sevgiyi getirmesini diliyorum. Buna dünya insanlığı olarak çok ihtiyacımız var.

Bundan sonraki yazılarımda size Kanada’nın Toronto şehrinden seslenip, gözlemime ve kalbime takılan hikayeleri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Uzun lafın kısası; hoşça kalın dostlarım benim.

Sevgiyle ve umutla yaşayın…

— > Öykü /  Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak

— > Öykü / Kimliksizin İntiharı

— > Öykü / Son-Bahar

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir