Bir Tek O…

Bir hayat yaşıyoruz öyle değil mi? Doğacağız, büyüyeceğiz ve öleceğiz. Her birimiz inancımıza göre gömüleceğiz. Kimilerimize o hak bile tanınmayacak. Bu dünyaya bir külün zerresi geldik, kor olarak dönelim desek… olmayacak. Hakim bir dünya burası çünkü. Kendi beklentileri olan… Hayat çizgisini senin adına kaleme alan. Zevklerine ve renklerine müdahil olan. Berbat bir dünya burası.

İlk sütümü bir kızıl ağaç gölgesinde içtiğimden bahsederdi annem. Rüzgarın yaprakları dansa kaldırdığı o serin sonbahar gününde, çığlıklarımı, şişkin göğüsleriyle bastırdığını söylerdi. Yüzüme konuşlanan tebessümden sonra ise… Yapamamış annem. 9 ay öncesinde üzerine çullanan adamın artığıdır bu dememiş, sarmaladığı kundaktan beyaz tenimi okşayıp, alnımdan son kez öperek tek başına devam etmeyi yedirememiş kendine. Oğlum demiş, belki bir daha konuşma fırsatı bulamayacağı kendi dilinde, oğlum… Ve benim hiç görmediğim anavatanım Gürcistan’dan kalkmış, beni omuzlarına katıp getirmiş güneye, Türkiye’ye.

Bir kitapta okumuştum. Yazar, insanların hayatları boyunca yaşadığı veya yaşayacağı zorlukları, “Çektiğin acı tartının üzerine çıktığında karşında yazan rakam kadardır” cümlesiyle kategorize ediyordu. Hemen bir kaç paragraf altında da, “Ufkunu daralt acın azalsın” yargısıyla, kendi yaptığı çıkarımın sonucunu ortaya koyuyordu. Fakat ben tam tersi olduğunu düşünüyorum. Bir insanın imkanları –yani yazarın jargonunda kilosu– ne kadar fazla olursa sıkıntıları da o denli az, onulabilir olur.

Güneşin en yukarıda olduğu bir vakit asfalta yansıyan bir gölgeyi düşünelim mesela. Aynı ebattaki acıyı pek tabii, büyük gölge daha rahat örtmez mi? Daha kolay içselleştirmez mi? Veya normalleştirmez… Sizin anlayacağınız, kitapları defalarca ödül almış bu yazara katılmadığımı söylemek zorundayım. Ancak pardon, ben bunu anlatmayacaktım. Yıllar boyunca tek başıma gerçekleştirdiğim edebiyat münazaralarından bir yenisini şu an gerçekleştirmek istedim sanırım, fakat ne yeri ne sırası. İzninizle hemen konuya dönüyorum.

13 yaşıma kadar annemle yaşadım. Onun eve getirdiği ekmeğin yarısına, bir gün bile çalışmadan talip oldum her daim. Eğer ömrü vefa etseydi, liseyi bitirdiğim güne kadar çalışmamı istemezdi ya, olmadı. Kısa ömrünün üçte ikisini kızıl ağaçların çevrelediğini söylediği ufak bir dağ köyünde traktör üstünde geçirdi. Gürcistan’dan Samsun’a gelişimizden sonra geçen üçte birlik diğer kısmını da hiç tanımadığı adamların altında… Ama bir kez olsun söylemedi bana. Hissettirmedi. Mis kokulu dudaklarını her gece en son benim alnıma değdirdi. O gece, evimize kadar peşinden koşan adamın kendisine vurduğunu gördüğüm o gece… Kapıdaki ışığın altında, doğduğumdakinden farksız olduğunu düşünmediğim serin bir sonbahar akşamında, annemin yüzüne inen tokatların peşi sıra, yüzüne değen kirli avuç içinden fırsat buldukça savurduğu tebessümün arkasında, yere yığıldı annem. Evimizin önündeki çınar ağacının altında öylece uzandı. Bir süre sonra başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Göğsü yerden havaya kalkarken elleriyle yüzünü kapadı. Dudağının kenarından sızan kanı korkmayayım diye yaladı. Ve dayanamadı annem. Beni o gece güzelce yıkadı, pijama gömleğimin kollarını kıvırdı, yakalarını yatırdı. Son kez öptü alnımdan. Ve sabah fark ettim ki… Bedenini, bir gece boyunca çınar ağacına bağladığı bir ipte sallandırdığını…

Ayrıldım Samsun’dan. 10 senedir de İstanbul’dayım. 3 barmen kızın servisi eşliğinde 100 erkek müşterinin sigara tablalarını toplamaktayım. Bira köpüğü değil, cinsel açlıklarının salyaları tetiklediği, azgın bakışlarının bir an olsun bile barmenlerin üzerinden eksik edilmediği, kendi halinde bir barda çalışmaktayım. Müşterilerin fark etmediği değil, diğer garsonların bile yürürken çarptığı bir insan, –belki insan dememeliyim kendime– insanlara hizmet eden insanların dahi umurunda olmayan bir Tanrı yaratığıyım. Dilime ne zaman yerleştiğini bilmediğim minik pelteklikle dalga geçildiğinde gündem olan bir zavallıyım. Tabii onların gözünde. Hepsinin, tanıdığım her birinin gözünde. Bir tek o değil. Karşısına oturan azmanlarla sohbet etmekten para kazanan altın saçlı peri… Bir tek o.

Bir tek o günaydın dedi bana. Bir tek o uzattı elini işe ilk başladığımda. Bir tek onunla sohbet ettim, nereden olursa. Edebiyat konuşmak isterdim gerçi, olmadı ama…

Bir tek o güldü bana, geçtiğimiz hafta. Bir tek o göz kırptı, umarsızca. Bir tek o sırtımı okşadı, elimi tuttu, yanına çağırdı.

Bir tek onun evinde kaldım bugüne kadar. Bir tek onunla paylaştım aynı yatağı, biraz utanarak.

Ve bir tek o öptü beni alnımdan son 10 senedir. 10 sene öncesindeki gibi. Annem gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir