Bir Şahsiyet Meselesi

Şahsiyet dizisi, beni uzun süre sonra heyecanlandırmayı başarmış ilk yerli yapımdı. Dizi üzerine ciddi manada emek harcanmıştı. Özellikle teknik anlamda çok başarılı bir görüntüsü vardı. Çok küçük dokunuşlarla, bazı detayların üzerine daha fazla gidilerek dünya standartlarını yakalaması işten bile değildi.

Cuma günü final bölümleri yayımlandı Şahsiyet’in. Maalesef ki eksileri artılarının önüne geçerek bitti. Bugün de bunlardan bahsedeceğim.

Öncelikle en basite indirgenmiş şekilde, dizinin bölüm başına düşen yaklaşık bir saatlik süresini iyi değerlendiremediğini düşünüyorum. Uzun sayılabilecek bu süre içinde hikâye çok daha detaylı şekilde anlatılabilirdi. Karakterlerin gelişimi çok daha derine inilerek yansıtılabilirdi.

Fakat çok fazla karakter yarattı Şahsiyet dizisi. Çok fazla karakter, anlatacak çok hikâye verir size. Fakat biraz ondan biraz bundan yapıldığında dengeyi koruyamıyorsunuz. Yabancı muadillere baktığınızda yan karakterlere ayrılan, baş rolün hiç görünmediği bölümler görürsünüz. Bu bölümler seyirciye yan karakteri tanıtırken esas olaya da biraz mola verdirip, seyircisinin nefes almasını sağlar.

Şahsiyet bunu ana öğenin içinde yapmaya çalıştı. Bakın; Agah Bey’in kızı Zuhal, torunu Deva, Cemil, Komiserler, Baş Komiser, Kambura ahalisi, Ateş gibi dizide ciddi rol sahibi karakterler var. Ve bu karakterler ile ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Üstelik bu karakterlerin başından geçen onca şey, mesela Deva ve Köpek öldüren hikayesi, Cemil-Zuhal arasındaki ilişki gibi çok uzun zaman ayrılmış konular asla ana konuya etki etmedi. Şahsiyet dizisindeki pek çok konuyu ve karakteri senaryodan çıkardığımızda final itibariyle hiçbir kaybımız olmuyor.

Çünkü tek sezonluk bir dizide vakit cidden çok önemli. Bu harcanan süreler Agah Bey’i katile dönüştüren motivasyonu nereden bulduğu, köyde neler döndüğü, Cemil karakterinin zengin oluşu, Nevra karakterinin psikolojisi gibi havada kalan konulara harcanarak çok daha iyi bir zemin oluşturulabilirdi.

Gerçekten de final bölümleri fazla aceleye getirilmişti.

Nevra’nın tecavüze uğradığını unutması, Agah’ın onca mesajına uyanamaması gerçekçi değildi. Firuz’un Agah’ı yakalaması ama şans eseri oğlunun ölmesi, Agah’ı bu sayede salıvermesi hoş değildi. Şansa bağlanmıştı ve basitti. Şans faktörüne hiç girmeden, defalarca tecavüze uğramış küçük bir kızın hikayesinin; zaten hasta bir çocuğun babası olması ve tüm bu olayların nefret ettiği patronunun başının altından çıkması itibariyle polisi etkilemesi ve Agah’ı bırakmaya karar vermesi daha mantıklı olacaktı.

Konuşmayan kızın kafayı kırıp çocuğu vurması çok gereksizdi, dediğim gibi hikayeye gram etkisi yoktu.Zaten güçlü kadın imajını Nevra’dan sıkça gördük, günümüzde kadına bakış açısını bu karakter üzerinden yeterince izlemiştik, böyle bir hikayeye hiç ihtiyaç yoktu. Üzerine bunca zaman harcanan Köpek öldüren mevzusu diziye bir şey katmalıydı, Agah’ın başına bir şey getirmeliydi ya da ona bir yardımı olmalıydı, bir etki yapmalıydı yani.

Zuhal ve Deva’nın bir anda geri dönmesi, Zuhal’in ortada hiçbir şey yokken Cemil’den ayrıldığına sevinmesi fazla acele; sürekli bir hafta sonra şeklinde ileri atlayan zaman çizelgesinde görmediğimiz şeylerin bize görmüşüz gibi aktarılması da fazla ucu açıktı. Örneğin; Agah’ın Zuhal’e Cemil’le konuştuğunu söylemesi, Nevra’nın bebeği gibi.

Tekrar en başa dönerek;

Bunların zaman yetmezliğinden olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bu ekibin ilk dizisi bu, bunlara hata gözüyle bakmak yerine yetiştiremedikleri gözüyle bakmak istiyorum. Fakat gel gelelim seyirciye artık bütün gizemi açıklaması gereken dizi, hala karakterlerinin her birine aforizma kastırmak derdinde.

Liseli bebenin “polliceverso” tablosu yorumlaması, polis memurlarının filozof gibi ve dakikalarca konuşması beni rahatsız ediyor açıkçası. Eyvallah bu durum Hakan Günday’ın romancılığından kaynaklı da olsa insanın okuduğundan etkilenmesi ile duyduğundan etkilenmesi arasında bir fark var. Hakan Günday örneğin kitaptaki bir karakter silahı çektiğinde, araya girip o tabancanın hammaddesinin Afrikada’ki madenlerden gelip, Amerika’nın bilmem ne eyaletindeki fabrikalarda nasıl işlendiğini anlatan bir yazar.

Fakat senaryo böyle bir şey değil…

Az şey ile çok şey anlatman gerek. Ben Şahsiyet’e biraz daha Demirkubuzumsu bir yaklaşımı yakıştırırdım. Sevenler olabilir ama karakterler her ağzını açtıklarında ben derin bir of çekiyordum.

Tabii ki Hakan Günday bunları yaparken bir yandan da ana akım dizilerde asla göremeyeceğiniz şeyler de yazıyor. Türkiye’nin en büyük problemlerine parmak basıyor Şahsiyet’te. Her şeyden önce kadına bakış açımız ciddi şekilde irdeleniyor. Erkekler içinde var olmaya çalışan Nevra karakteriyle başlayıp, erkekler tarafından sindirilmiş Zuhal ve erkekleri sindirirken kendi olmaktan çıkmış Müjde Ar ile devam ediyoruz.

Farklı sosyo-kültürel seviyelerden insanların bile kadına bakış açısının aynı olduğunu; Kamburalı bir köylünden, liseli bir gence, hatta bir cinayet büro amirinin dahi kadınlara kolayca orospu damgası vurabildiğini ve bunun kadın üzerine yapıştığını izliyoruz.

Unutmak ve hatırlamak metaforu üzerinden çocuk tecavüzlerine, tacize derin bir bakış yapıyoruz. Toplum olarak unutmaya ne kadar meyilli olduğumuz, hatırlamanın zorluğu ve neden eyleme geçemediğimizi, bir kişinin bile eylemleriyle nasıl bir fark yaratabileceğini çok güzel anlatıyor.

“Taraf Gazetesi’nden Bahar Kılıçgedik’in haberine göre, S.A.’ya yaşları 14 ile 70 arasında değişen 20 kişi tarafından 7 yıl boyunca yüzlerce kez tecavüz edildi. Olayı anlattığı öz ağabeyi tarafından da tecavüze uğrayan küçük kız, annesi tarafından suçlanarak dayak yedi. S.A., 15 yaşına kadar derdini kimseye anlatamadı.

S.A.’nın yanına gelen her erkek, ”Onunla olmuşsun, benimle de olacaksın” diye tehdit ederek istismarı sürdürdü. Tüm köyün bildiği ama kimsenin dur demediği bu utanç, sınır anlaşmazlığı yüzünden köye gelen Jandarma tarafından tesadüfen ortaya çıkarıldı.”

Beni Hatırladınız mı?

Aynı zamanda mafyalaşmanın ülkemizin dört bir yanını sardığını, köylerden şehirlere, medyadan devlet kademelerine kadar her yerde olduğunu, neler yapabildiklerine şahit oluyoruz. Öyle ki bu mafyalaşma hastanelerde ölüm raporlarını değiştiriyor, masumların canını alan insanları koruyor, delilleri yok ediyor. Bu açıdan Agah Beyoğlu karakterinin kendi adaletini sağlama çabasıyla ülkedeki hukuk ve adalet kavramlarına da karakter üzerinde eleştrilerde bulunuluyor.

Fakat bence bunların en önemlisi medyaya yapılan eleştirilerdi. Çok klişe ve içi boş diyaloglarla anlatılmaya çalışsa da bir şeyleri duyurmanın, insanları uyandırmaya, insanların hatırlamasını sağlamaya çalışmanın bu ülkede ne denli imkansız olduğu, haberlerin bile birilerinin çizdiği sınırlar dahilinde yapılıyor olması cesurca anlatıldı Şahsiyet’te. Ki Ateş karakterinin ölümündeki Uğur Mumcu göndermesi de dizi tarihimizdeki en korkusuz sahnelerden biri.

Özetle Şahsiyet dizisi 11 bölüm boyunca zeminini hazırlamakla uğraşmadığı şeyleri 12. Bölümünde halletmeye çalıştı. Bu nedenle ortaya fazla aceleye getirilmiş, üzerinde durulmadığını hissettiğiniz bir iş ortaya çıkmış durumda. Gerçekten böyle güzel bir konunun, Haluk Bilginer’in oyunculuğunun, Feza Çaldıran’ın müthiş görüntülerinin hakkı verilmemiş oldu. Kurgunun ve hikayenin üzerinde az daha durulabilseydi, inanın Amerikalı’nın bile ayıla bayıla izleyeceği bir dizimiz olacaktı.

— > Sinema / Joaquin Phoenix: Hayal mi Gerçek mi?

— > Sinema / Bir Zevksizlik Turnusolü Olarak La Casa De Papel

— > Sinema / Ya Benim Şahsiyetim Ne Olacak?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir