Bazı geceler delireceğimden korkup uyumuyordum. Daha az insan görüp daha az ses duyuyordum.

Yalnızca Ortaçgil’e izin vardı. Bu sırada düşünmeye bolca fırsatım oluyordu. Çok düşünüp az konuşamanın verdiği o his beni daha da kendi içine çekiyordu.

Dışardan gelen sesler : ” Nasıl olsa halet-i ruhiyesi bozuk. ” olduğundan duymama da bir gerek olduğunu düşünmüyordum.

İyice kendi içine çekmişti beni o müthiş his. İnsanlar un ufak olmuştu fakat artık seslerin arttığını, uğultuların yükselmeye başladığını farkettim. Son olarak tutunduğum o dal da mükemmelliğini yitirmişti. Artık önüne geçemiyordum. Ben olmaktan çıkıp biz olmuştuk. Göremiyordum ama hep duyuyordum.

Son zamanlarda perdemi açmaya çalışanlara saldırıp ” Bu fanusun içine ışık girmeyecek. ” diye bağırıyordum. Bu durum onları korkutmaya başlamış olmalı ki yazıyorum ve yazdığım yerden selam ediyorum.

Yemiyorum, içmiyorum, konuşmuyorum yalnızca tırnaklarımla duvara yazıp çiziyorum.

Önce kollarımı sıcak bir ıslaklık sarıyor sonrası sonsuz karanlık…

Gözümü açtığımda üzerimde beyaz bir gömlek, ne doktorum ne de öğretmen…

Burası sırça fanus ve hepimiz beyaz gömlekliyiz. Çok düşünüp az konuşuyoruz. Yalnızca Ortaçgil’e izin verdik. ” Çoktular ama hiç yoktular…”

Nehir Çağla Bozdan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir