Elleri ceplerinde dolaşıyordu bu uzak şehrin caddelerinde. Hava serindi. Kaldırımlarda sadece üç beş kişiyi ancak görebiliyor, yanından geçip giden araçların çıkardığı motor seslerine dikkat kesiliyordu. Belki kendi şehrindeki kuşlara benzer kuşlar görürüm ümidiyle gökyüzüne bakındı. Fakat olumsuz bir sonuçla karşılaştı. Zira gök kubbeyi birazdan yağmur sularını bırakacak kocaman siyah bulutlar kaplamıştı.

Günler sıkıcı geçiyordu. İçten, samimi dost sohbetlerini çok özlüyordu. Bu ülkede her şey vardı. Bolluk içinde yüzüyor, denilebilirdi. İnsanlar rahat ve alım güçleri yüksekti. Ciddi denilebilecek bir sorun pek görünmüyordu.

Aslında rahatı da yerinde sayılırdı. Kimse ona neden böyle düşünüyorsun ya da neden böyle giyiniyorsun, diye sormuyordu. İnsanlar, birbirlerine karşı saygılıydı bu ülkede. Her şeyin düzgün gittiği bu yerde yine de onun yüreğindeki sızıyı azaltmayan şeyler vardı.

İnsan ilişkileri belli bir çıkar üzerine inşa edilmişti. İnanılmaz bir bireycilik anlayışı hakimdi. Kimse, kimseye kolay kolay yardım etmiyordu. Ayaklarının üzerinde durabilmenin tek yolu çalışmak, çalışmaktı. Çalışmadın mı, hele de parasız kaldın mı, eskiden selam veren selam vermez oluyor, yolunun üzerinde karşılaştığın hemen yolunu değiştiriyordu. Bu, üzücü ve trajik bir durumdu.

Binlerce kilometre ardında kalan ülkesini düşündü.

Küçük şehirlerde insanlar birbirlerine sıcak bakarlardı. Bir selamın bile kıymeti olurdu… Oysa İstanbul’da bu sıcaklığı bulmanın bazen zorlaştığına da inanıyordu. Kapasitesine fazla gelen insan kalabalığının içinde, korkunç bir trafik gürültüsü ve keşmekeşle çizgisinden çoktan uzaklaşmıştı.

İnsanlar mutsuz ve gergindi. En ufak bir tartışma hemen kavgaya dönüşebiliyordu. Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Ahmed-i Hani’yi, Feqiyê Teyran’ı, Ahmed Arif’i, Nazım Hikmet’i, Yaşar Kemal’i yetiştiren bu halk, şimdi korkunç baskılar altında şiddetli bir geçim sıkıntısı ile tebelleş olmuş; gülmeyi, doya doya gülmeyi unutmuştu.

Baskılar ve geçim sıkıntı, yeni olan bir şey değildi. Neredeyse hep gündemde olurdu. Ama insan ilişkileri bir kere bozuldu mu kolay kolay düzelmiyordu. Siyasi kutuplara ayrılan ve birbirinden nefret eden insanların bu durumu ziyadesi ile korkunç, ziyadesi ile hüzün verici bir manzarayı sunuyordu.

Oysa gülmek, bir halk gülüyorsa gülmek demekti. Kendi insanları gülemezken, refah seviyesinin ve yaşam kalitesinin yüksek olduğu bu ülkede gülmek neye yarardı. Onun yüreği, ülkesinden bağımsız atan ilgisiz bir yürek değildi. Bedeni uzak bir ülkede olsa da ruhunu ve aklını ardında kalan ülkesinde bırakmıştı. Belki de bu yüzden geldiği bu ülkeye uyum sağlamakta zorlanıyor, mutsuzluğunu bir de bu durumun yarattığı sıkıntı perçinliyordu.

Oysa dönmeyi ne de çok istiyordu?

Peki dönünce her şey daha mı iyi olacaktı? Baskılar artmış, özgür düşüncelere yönelik kovuşturmalara hız verilmişti. Farklı fikirlerden bir kabustan korkar gibi korkuyordu bugünün hükümeti. Ve bu yüzden her taraf muhbirlerden, ihbarcılardan geçilmiyor; ülke, açık bir cezaevi haline dönüştürülüyordu.

Geçmişten hiç mi hiç ders alınmamıştı. Fikirlere, inançlara, kimliklere konulan yasak hangi ülkeye fayda getirmişti ki bizim ülkemiz de bu yolla müreffeh bir hayat kalitesine ulaşmış olsun. Hayır, ortada rahatsız edici bir yanlış vardı. Ve bu yanlış düzeltilmediği; kusursuz bir demokrasi ve bağımsız bir yargı kurulmadığı müddetçe özgür beyinler, cezaevine girmektense ya da işsiz kalmaktansa, ülkelerini kırgın bir şekilde terk etmeye devam edeceklerdi.

Bir ülke yalnızca genç nesli ile geleceğe dair planlar yapabilir ve bu minvalde bir başarı yakalayabilir. Kendi ülkesine küsen ve gitmeyi aklına koyan bir nesil var Türkiye’de. Kim ne derse desin bu, bir ülkenin başına gelebilecek en feci felakettir. Bu yüzden, işte bu yüzden bir şeyler yapılmalı…

” Bir şeyler yapılmalı…” diye mırıldandı.

Keyfi kaçmıştı. Bir an önce kaldığı eve gitti. Hiç kimseye görünmeden odasına geçti. Bilgisayarını açtı ve tesadüfen Grup Yorum‘un o esnada internetten canlı konser yayını yaptığını fark etti. Türkülerini milyonlarca dinleyicinin toplandığı meydanlarda söylemesine devletin asla izin vermediği bir gruptu Grup Yorum.

Ve yine rastlantı üzerine üniversiteden arkadaşı Fırat’ın cezaevinden gönderdiği yeni bir şarkının ses kaydı dinletiliyordu… Duygulanmıştı. Aklı eski güzel günlere gitmişti. Dostu yıllardır cezaevindeydi ve uğradığı haksızlığa karşı yoldaşlarıyla birlikte canhıraş mücadele ediyordu. Buğulu sesinden dinledi o muhteşem besteyi. Şu dizeler ise diline pelesenk oldu;

”Bekle bizi ey özgürlük!

Yarın bizim, bizim olacak…”

Bunlar da ilginizi çekebilir…

— > Oliver Sacks ve Yaşanmış Hikayeler

— > Bir Yaşayan Öykü

— > İz Bırakanlar / Simon Bolivar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir