Bayram Tadında Filmler

Uzunca bir tatili geride bıraktık. Hatta siz bu yazıyı okurken mesainin ikinci günü olmuş olacak. Karamsar insanlar için tatilin son günleri inanılmaz sorunlu geçer. “Bir hafta göz açıp kapayıncaya kadar bitecek.” “İki gün sonra iş var.” “Yarın iş var.” diye diye bitiverir tatil. Yine de bu ekstra tatiller, insanın nefes alabilmesi adına çok önemli. Özellikle de bayram tatilleri çok keyifli. Çoğunluğun hep beraber izinli olabildiği nadir günlerden bayram tatilleri. Bununla beraber insanların köylerine döndükleri ve İstanbul’u enteresan şekilde boş görebildiğimiz günler olması ve bir nebze nefes alınabilir hale gelmesi benim için çok değerli.

Arkadaşlarımla ve ailemle vakit geçirdiğim, bolca dinlenip eğlendiğim bir tatil geçirdim. Umarım siz de çok güzel vakit geçirmişsinizdir. Yaz mevsiminin son günlerine denk gelmiş olması aynı zamanda yaza veda niteliğindeydi. Bunca boş günün ardından işe gelip yoğun tempo çalışmaya başlamak, bir eroinmanın maddeyi bir anda kesmesi gibi. Yattığımız saatlerde uyanmak, tek yaptığımız iş yattığımız yerde soldan sağa dönmekken sorumluluklarla dolmak, kral gibi kahvaltı ederken bir poğaçayı alelacele ağza sokuşturmak can sıkıcı gerçekten. Özellikle tatilde zaman su gibi akarken, iş yaparken nasıl bir dakika bir saat gibi geçebiliyor anlamak mümkün değil. Bu yüzden tatil sonrası işe dönmek her zaman ölüm gibi olmuştur. Hatta ölümden de beter bir sıkıcılık.

Madem bu kadar içim sıkıldı; öyleyse biraz sıkılmaktan izleyemediğim filmlerden bahsedeyim…

Bir filmin sıkıcı olması kötü film olduğu anlamına gelmez. Bazıları zaten sizi sıkmak ya da bunaltmak için çekilmiş olabilir. Özellikle Kuzey Avrupalı büyük yönetmenler sıkıcı denebilecek, olay anlamında bir şey yaşanmayan ancak sizi fotoğraf ya da diyalogla kendine bağlayacak filmler çekiyorlar. Bunlara asla kötü denemez. Sıkıcılık, seyir açısından bir caydırıcılık değil aslında. Anlatmaya çalıştığını fazla uzatıyorsa, hiçbir şey anlatmıyorsa, oyuncu rolünü iyi taşıyamıyorsa ya da film çok gereksiz uzatılmışsa; film kötüdür. Yani yönetmen bilinçli bir şekilde seyirciyi sıkmaya çalışıyorsa film izlenebilir ama bilinçli olmayan sıkıcılık filmin izlenebilirliğini öldürüyor.

Bakın, bunlara örnek olarak en yakın iş; Manchester by the Sea… Valla ben bu filmi izlerken kendimi kesecektim. Kırk yönetmen bir araya gelse ve dünyanın en kötü filmini yapalım dese, bu kadar kötü bir film çıkmazdı ortaya. Çok basit yazılmış bir baş karakterimiz var. Acılarla dolu, toplumdan izole bir herif. Film boyunca insanların bu arkadaşla iletişim kurma çabasını izliyoruz. Adamımız yumuşamıyor, kimseye yanaşmıyor falan. Fakat bu o kadar çok göze sokulmuş ki insanı bayıyor artık. Yönetmen, Casey Affleck denen arkadaşa “Hiçbir şey yapmadan buğulu buğulu bak, Oscar sende.” demiş muhtemelen. Çünkü bu buğulu bakışlardan başka bir şey olmuyor filmde. Affleck aldığı Oscar’ı sorgulatıyor. Keza filmin başından sonuna kadar, beni inanılmaz rahatsız eden bir yapaylıkla oynuyor. Çevremizde böyle sorunlu çok insan var, hiçbirinin de bu kadar abartılı mutsuzluklara sahip olduğunu görmedim. Örneğin Drive filminde de karikatürize edilmiş bir tipi izliyorduk ancak o filmin atmosferi buna göre oluşturulmuştu. Karakter de tüm anormalliğine rağmen yapay durmuyordu. Manchester by the Sea ise çok gerçekçi bir ortamda bunalımdan kabız olmuş ve artık insanın canını sıkan tipler içeriyor. Bu filmin konusunun ve çekimlerinin önüne geçti tamamen.

Can sıkan tipler deyince aklıma Buffalo 66 geldi. İzlediğim en sıkıcı filmlerden biri. Bu Vincent Gallo’da ne bulurlar hiç anlamamışımdır zaten. Bir insan, farklı disiplinlerde eserler yaratıyor diye iyi sanatçı olarak anılmamalı. Bu filmi de kendi yazmış, yönetmiş ve oynamış. Keşke kendini bu kadar yormayıp yazma ve yönetme konusunda destek alsaymış. Çünkü cidden kötü bir film yapmış. Birbirinden sorunlu karakterler yazıp oğlun babasıyla olan sorunlarını anlatıyor olmak gerçekten basitçe bir konu. Güzel diyaloglar ya da şahane oyunculuklarla süslenmeli bu basitlik. Fakat burada izlediğimiz şeye en fazla garip denebilir. Çarpık ilişkileri olan garip insanlar, baba-oğul sorunları ve kadın-erkek ilişkileri üzerinden uzun okumalar yapılabilir ancak bu durum, tüm bu detayların gözümüze sokulmasını affettirmiyor ve bu filmin sıkıcılığını kapatmıyor.

Mesela Toni Erdmann da çok uzun ve yer yer sıkıcı bir filmdi. Yine sorunlu bir insan olan Winfried’in, normalde toplumdan hareketleri sebebiyle uzaklaştırılacak bir karakterken, sempatikliği ve iyi niyetiyle toplumda yer edinebilen bir tip olduğunu görüyoruz. Yay gerginliğinde bir ortamdan çıkmış bir ok gibi aslında. İnanılmaz serbest ve istediği gibi yaşayan bir karakter. Bir nevi Andy Kaufman gibi. Kendine bir senaryo yazıp toplumun içinde oyununu oynuyor. Bir noktadan sonra, normal olduğunu iddia edenler de Winfried’in oyununa dahil oluyorlar. Biraz oynamanın kötü bir şey olmadığını, hatta eğlenceli olduğunu tecrübe ediyorlar. Sosyal rollere, kimliklere, aile ilişkilerine ve modern insanın iktidar hırsına dair inanılmaz okumalar var film boyu. Hatta yer yer Freudyen bulduğumu da söyleyebilirim. Basit ifadeyle bu film bir şeyler anlatıyor. Bu bakımdan ‘bir şeyler anlatmalıyım’ kaygısıyla zaman zaman sıksa da, anlattıklarıyla Buffalo 66’nın da Manchester by the Sea’nin de çok daha önünde bir film bence.

Bir de tüm bu garipliklerden bağımsız bir filmden örnek vereyim; Okuribito. Çok küçük ve samimi bir hikayesi var. Ölüleri hazırlayarak ritüellerle uğurlayan bir adamın hikayesi. Bakıldığında konusu bağımsız filmler tadında. Hani kötü bir iş çıkmayacak gibi geliyor kulağa. Fena da film değil bakıldığında ancak o kadar ucuz edebiyat yapılmış ki film dayanılmaz hale geliyor. Dünya bu kadar da iyi niyetli insanların gezegeni değil diyorsunuz izlerken. Buram buram kokusu gelen bir yapaylık var ve alt metinde aslında çok şey anlatıyormuş gibi yapan film aslında hiçbir şey anlatmıyor. Kurgu yerine uğurlayıcılarla ilgili bir belgesel tadında daha çok. Bu belgesel-film arası gidip-gelmeler yüzünden de film maalesef çok sıkıcı.

Yine olmamışlığıyla sıkan bir filmden bahsedeyim. İzlerken en çok sıkıldığım filmdir The Hurt Locker. Halbuki bir savaş filminin insanı sıkması değil, savaşa dair insanlığın evrensel duygularına hitap eden öğeler kullanarak etkileyici olması gerekir. Okuribito gibi bu film de aslında bir savaş filminde öte bomba imhacıları anlatan bir belgesel gibi. Tekdüze ve sıradan. Anti-militarist bir film deniyor ancak buna dair bir ibare yok, tarihsel bir bilgilendirme yok. Askerliğe dair anlatacak çok sey varken bunu memurluk gibi düz bir iş olarak anlatmış bu film. Manchester by The Sea’deki gibi oyuncuların kabız bakışları ve kötü kurgulanmış yapısıyla, en çok da hiçbir şey anlatmamasıyla The Hurt Locker berbat bir film.

Bu yazıda garip şekilde size izlememeniz gereken filmler tavsiye etmiş oldum. Bir yandan eğer bayram tatili sonrasında çalışmaya ya da okula başlamak vb. canınızı sıktıysa, adapte olmakta güçlük yaşıyorsanız bu filmleri izleyerek halinize şükredebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir