"Enter"a basıp içeriğe geçin

Atatürk’ün “Cumhuriyet”i

Lise yıllarım ve erken üniversite dönemimdeki süslü cümleler fetişizmine verdiğim payeyi hatırlıyorum. Sol yumruk dipçik gibi havada, dilde tükürük bırakmayacak kadar; emek, sermaye, sömürü, düzen sözcükleri, uzun oturumlu siyasi tartışmalarda haklılık kaygısından dolayı yersiz atıflar vs… Sonra bir şey oldu ve dünyaya aynı noktadan bakmadığım insanlarla bol polemikli muhabbetler çevirirken, onları, bazı günahları örtmek adına bazı kutsalları kullanmakla yargıladığımı fark ettim.

Mesela;

Siyasetin aldığı pozisyona göre bir dönem gelip memlekette tek insan savaş yüzünden hayatını kaybetmemişken, bunun meydana getirdiği umut yüreklerimizi sıcacık etmişken, siyasetteki eksen kayması yüzünden yeniden çocuklarımızı yitirmeye başladığımızda; vatan, bayrak, şehadet makamı vs… gibi sözcüklerle günahların örtülmesine lanet ettim.

Ve yahut; aynı topraklar üzerinde yaşayan tüm vatandaşların hakkını/hukukunu alıyor olması gerektiği devlet aygıtının bu yönde çalışmadığını söylediğimizde, “Kutsal Devlet” kavramıyla karşılaşmaktan yaka silktim. Kendini muhalif olarak kodlayan birinin, “Abi hükümet ayrı devlet ayrı, hükümeti eleştir ama devlete laf söyletmem” gibi ipe sapa gelmeyen, manasını hala çözemediğim, benim işimi görmekten başka sorumluluğu olmayan aygıtın çalışmadığını dillendirmenin neden günah olduğunu görememekten(!) illallah ettim.

Eleştirilerim bugün de mevcut. Ancak işte o yukarıda bahsettiğim zaman diliminde şunu fark ettim ki, belli dönemler işlenen bazı günahları biz de süslü sözcüklerle örtme gayretine girişmişiz. Ekmeğini kazanmak adına verilen mücadelenin ismi olan “emek” sözcüğünü yanlış dillendirmişiz. Hele hele düzen… Değiştirmek istediğimiz dünyayı değiştirmek için bazı yolları mübah eylemişiz, fikren de olsa. Cepte silah, haraç toplayıp racon kesen kimi tiplerin canlı yayınlarda bayrak açarak günahlarını gizlediklerini haykırırken, başı örtülü kızlarımızın üniversitelere giremediği yıllarda sıkıca sarıldığımız “Laiklik” kutsalını kısık sesle eleştirmişiz.

İşte bugün de mevcut olan eleştirilerimi daha gür bir sesle dillendirebilmek adına o yıllarda aldığım karar gereği, değer verdiğim herhangi bir olguyu bir günaha gerekçe yapmıyorum veya en azından bundan azami imtina ediyorum. Yapanları gördüğümde de bunu açık etmeyi görev biliyorum.

Başlıktan da anlaşılacağı gibi bugünkü konu, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği için yapılan seçimlerin mahkeme tarafından iptal edilmesiyle girilen süreç ve sonucunda değişen Vakıf Yönetimi… Ve o vakıf yönetiminin gazetenin başına gelir gelmez attığı ilk manşet… Atatürk’ün “Cumhuriyet”i…

Sıkı durun, sizlere bu manşetin arkasındaki motivasyonu açıklayacağım.

Gazetecilik zor iştir vesselam. Hele bizim gibi baskın iktidarların yönetimde olduğu ülkelerde hayli zor iştir. Habere ulaşmanın zorluğundan, o haberi tarafsız bir bakış açısıyla okura sunmaktan önce karşınıza bir yol ayrımı gelir. Ya, baskın iktidara karşı mücadele veren tüm grupların sesi olmayı seçersiniz ya da, iktidarın bacağında pinekleyen kedi misali sırtınızın sıvazlanmasını beklersiniz. Gerçeklere değil gerekçelere ilgi duyar, denizler kadar özgür değil “havuz“lar kadar sığ kalırsınız.

Bu başlık da, Can Dündar’ın gazetenin başına gelmesinden sonra gazeteye katılmış birinci grup gazeteciler için atılmış bir manşet. Ya da bir nevi, hiç kimsenin yaşamını kaybetmediği, biraz kör biraz topal da olsa bir şekilde ilerleyen Barış Süreci‘ne verdikleri destekten dolayı atılmış bir tokat. Davaya bakan hakimin, davayı yürüten savcının FETÖ’cü çıktığı davayla içeride tutulan, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere Kürt siyasetçilerin haberini yaptıkları için bir şaplak mesela. “1000 yıl devam edecek” denen 28 Şubat sürecine içinden geçildiği günlerde karşı çıkmışlıkları var ya hani bu insanların… Gazetenin yönetimine gelmeden dahi yüreklerinde filizlendirdikleri barışa dair fikirleri… Bir evladımızın dahi ölmediği güzel günleri kaleme aldıkları düşleri… İşte tüm bunlara verilen bir yanıt aslında bu manşet. Maalesef, “Biz herkesin sesi olmayacağız, sizin güzel duygularınızı belli bir ücret karşılığında kaleme alacağız”ın bir örtüsü…

Atatürk Gazeteye Geri Döndü

İçlerinden bir tanesi demiş, “Atatürk gazeteye geri döndü” diye. O arkadaşı pırıl pırıl kafası için tebrik ediyorum ve yazıma noktayı koymadan önce aciz bir uyarıda bulunmak istiyorum. Siz siz olun “Din” sözcüğünün içine saklanan günahları eleştirirken, Atatürk’le aldatılmayın.

— > Usta’dan 10 Söz / Sabahattin Ali

— > Tarih / Bozkırın Sesi

— > Öykü / Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak

Tek Yorum

  1. İçinizden Biri İçinizden Biri

    Yapmayın sayın Pehlivanoğlu. Hiç kimsenin yaşamını kaybetmediği barış süreci dediğiniz şeyin tamamen bir oy hesabı olduğunu eminim ki siz de biliyorsunuz dur. Kim samimiydi o süreçte Allah aşkına? İlk fırsatta karşı tarafı terörist, vatan haini ilan eden iktidar mı, yoksa o süreçte şehirlere göz yumularak silah, mühimmat, bomba yığan halkçı geçinen halk düşmanları mı? Barış dediğinizin gerçek anlamı ile sonuna kadar arkasındayım, anca samimiyetsizliğin sonunun ne olduğunu yaşayarak görüyoruz. Siz şimdi bu barış süreci savunması ile muhalif olduğunuz iktidarı da savunmuş olmuyor musunuz? Cumhuriyet Vakfı ve Cumhuriyet Gazete’ sinin kuruluş ilkeleri, belli bir çizgisi vardır. İlhan Selçuk’ un bahsettiği ‘gazete de her renkten insan olmalı” düşüncesinin arkasında, Cumhuriyet ve Atatürk ile bir hesaplaşması olanlar yoktu. Gazete, tarihi boyunca 3 kere fikir ayrılıkları yaşadı, ancak en sonunda yine kendi çizgisine döndü. Şu an için olan da budur. Elbette, bazı yazarların istifa etmelerine ben de üzüldüm. Umarım onlar yeniden geri dönerler. Ancak Cumhuriyet, Atatürk’ ün Cumhuriyeti’ dir. Milli Mücadele yıllarında İstanbuldan İzmir’ e gitmek için aynı anda hem İngiliz, hem de Fransız vizesi almak zorunda kalınmasına sevinenlerin değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir