Asıl Çarpıştıktan Sonra

Havada ve akabinde karada bir kaç takla ardından olan oldu. Kaza bu. Öngörülemez. Bir kumandayla da şeridi geri alamıyorsunuz. Kazanın sebebi ise ”var olmak” başka bir açıklaması yok. Yaşam cehaletle harmanlanmış mutlu bir alış-veriş. Hayatımın var olduğu lahzadan itibaren talihsizce kesişeceğimiz anın geriye sayımı başlamıştı da, hatta varlığıma sebep olanlar, olacaklar ortada yoktu bile. Ha sonradan hesabını kitabını yapan çok oluyor, işin orası ayrı ama ben yerde yattığım o dakikadan sonra çoktan devretmiştim yekünü ertesi anlara.

İlk kazam değil. Bir hava aracı haricinde, hızar dahil her türlü icatla başıma bir işlerin gelmişliği var. Kaza ardından rapor için saatine bakan adamım ben. Bir gece araba çarptığında havada gömleğimin kolunu sıyırıp, daha yere düşmeden saatimin ışığını yakmışlığım daha dün gibi hatırımda. Zira kaza sonrası olay mahallinde, bilinçli ve sorumlu bir kazazede olmanın ön şartı ‘takribi şu saatte’ diyebilmek.

Boynumu, belimi, ayaklarımı kontrol ettikten sonra kalanlarla idare edebileceğime kanaat getirdim ve çantamı ısrarla etrafıma sordum. Telefonum, cüzdanım, adettendir diye edindiğim ve hiç kullanmadığım pasaportum, kafa kağıdım, ehliyetim, yalnız kaldığımda karaladığım şiirlerimden oluşan bir tomar peçete ve daha hatırlayamayacağım bir çok şey o çantada.

Olay, yaşadığım yerin civarında olduğundan, sorduğum kişiler de hep tanıdık. En azından ben tanımasam, onlar tanıyorlar. Önce yardım amaçlı bulunuyorlar elbet, lakin kaza sonrası sorduğum bu sorudan işkillenmiş olacaklar, her biri ayrı birer hafiyeye dönüşmüşler. Biçtiğim payeyi müneccimlikle de harmanlamışlar ki, beyanlarına göre en son el çantamda görülmüş olanların içerisine, elde kiloluk viskisiyle ”Al Capon” varmış. Koca gemi maketini, ağzı dar şişeye sığdıran hediyelik eşyacılara peygamber gözüyle bakan güruh için gayet mantık sınırları içerisinde elbet.

Çantamı bulduktan sonra tutacak bir elim, asacak bir omuzum olmadığından, emanet ettiğim şahıslar İran’a nükleer gelişmeler için kaçırılacak uranyumu benim için susuz, bir başka deyişle kuru kuruya yutup, delilleri karartmamda yardımcı olmak için yok ettiklerini bile söylemişler kahvede. Şayet yaşayacak olursam, sonraki hayatımın adli süreç açısından daha rahat geçirilmesine vesile oldukları için kıvanç içindeler. Sekiz köşeli madalya kapacaklar benden cinler. Velhasıl kelam hastaneden çıktıktan sonra öğrendim, bir ”dedi ve kodu” çalkalanmış sümük kıvamında, iki kulak sonra oluşan tsunami vilayetini hilafsız yutar.

Acı jandarma sirenlerini, olayı birbirine anlatanları, sağlı sollu araçlarını park edenleri, on saniyede kurulan halk mahkemelerini, ”duyum ve tahmin” tanıklarının beyanlarını  geçiyorum. Kaskımı çıkartmak için üzerime atılan yardım severleri, işleyen sağ bacağımla nasıl savuşturmaya çalıştığımı anlatmayayım. Kurbanlık koyunun iyi niyet adına boşta bırakılan tek bacağının, boğazlandıktan sonraki refleksini gözünüzün önüne getiriverin gari.

40 -45 dakika sonra ambulans geldi. Üzerimdeki zırhın bedenim kıpırdatılmadan çıkarılması mümkün olmadığından makasla kesilmesini önerdim. Kıyafet hoşlarına gitmiş olacak ki önceleri kıyamadılar. Kolumu falan kaldırıp arkadaki kilitlerden açmayı denediler. Acıyla gürleyince ben, hak verdiler. Kıtır kıtır doğradılar canım kıyafeti. Kaskımın nasıl açılacağını tarif ettim, doktor anladı. Adam boşuna altı sene okumuyor.

Başucumda duran hemşire, kullandıktan sonra gömlek cebine koyduğu makası üzerime tam eğilince kaşımın üstüne düşürüverdi. Asıl büyük kazayı orada geçirdim desem yeridir. Sivri tarafı kalın kafamı aşamadı ve sekip yere düştü. Bir an tüm sağlık ekibi birbirlerine baktılar. Bir Yaşar Kemal olabilirdim, zorlasalar Aşık Veysel idim. Bu imkan elimden alındı.

Ambulansa bindirildim. Yanımda ”Makas Hemşire” yol belirsizliklere gebe… Meraklı gözler huzurunda damar yolu açıldı, kırmızı kurdele olsa, açılışı neredeyse muhtara yaptırtacaklardı. Serum falan derken vücut soğudu, ağrılar başladı. Yirmibeş km hastane yolu, on katı oluverdi. Menzile varınca baktılar, ölçtüler biçtiler dediler, ”Adam binlik puzzle, mümkün değil burada toplayamayız’’. Hakkımdaki genel kanının aksine ilk morfinimdi ve daha teşekküllü bir hastaneye doğru yola çıkmaya hazırdım.

Ayıklanmış halde sadece yetmiş kilo idim. Ağır yaralılar forkliftle kaldırılmıyor hastaneye. Bir hasta nakil ambulansı işimi gördü. Bağırmalı, yırtınmalı, arada öbür tarafa gidip gelmeli, gittiğim yerde istişareli, sorulu- cevaplı, tebarekeli-ammeli dört saatlik bir eziyetten sonra, dünyanın önde gelen el, ayak, kol, omuz, parmak, şu, bu diken bir hastanesine vardık.

Özel hastane olunca müşteri memnuniyeti adına kastı aşan nezaket boyutları olabiliyor. Benim kafa, göz kanlar içinde iken ” Hoş geldiniz” dediler. ”Hoş” kelimesini duyunca, elmacık kemiği ile kaş arasında kalan derimi titreterek kahkaha attım.

Şöyle bir bakıp, film çekeceğiz dediklerinde, keşfedilmiş olduğumu düşünmüştüm, yanılmışım… Meğer daha keşfedecekler imiş. Röntgen cihazının altında ”Şu pozisyonu ver, bu şekilde kal” falan dendikçe Ebü’l Moğıt Huseyn bin Mansur bin Mehemmed Beyzavvi  gözümün önüne geldi. Traş olmuş ilk bulduğu istiridye kabuğuyla… Hırka farz ettim bedenimi, lakin henüz tam erememiş olacağım, bu tarihi güçlü şahsiyet nazarımda bir kez daha takdiri hak etti. İnim, inim inledim! Düşmanıma vermesin.

Bir oda tahsis edildi, morfin sebilden damara direk yüzlük boru ile bağlandı. Doktor kontrolünde kafa rahmetli Kanat’ın deyimiyle ‘’beton”!.. Doktorlar odaya duvarın içinden süzülerek zuhur ettiler. Omuzlarında yanıp sönen şeffaf tavşanlar, gülümseyen mavi havuçlar bağırsaklarda fermantasyon evresinde. Bilirkişiler o gün ameliyata alınmamın şart olduğunu ancak ellerinde yeterli platin, çivi, titanyum, demir, çelik, kum, kireç ve sair materyallerin yeter miktarda bulunmadığını anlatıyorlar, Muğlalı Rasim Ozan da Datça tercüme ediyor. Yetersizliklerini de ” lan böyle de un ufak olunmaz ki canım” gibilerinden bir tablo çizerek, tedarik için yirmidört saate ihtiyaç duyduklarını söylüyorlardı. Sanki adamları beğenmesek sanayide Karga Muharrem’e gideceğiz. El mecbur bekleyeceğiz. Bir aklı evvel, sanırım anestezist idi çünkü aynı kafadaydık, sordu. ”Nasıl?”. Refakatçi koltuğunda oturan kalamar da şaşırmış olacak kahkahayla kızgın tavaya atladı ki ”cozz” ettiğinde uykuya dalmışım. Gördüğüm rüyaları anlatmıyorum özendirici olmak istemem.

Derken sabah oldu. Sabahlar hep olur. Hele ki öngörülen yeni acılara vesile olacaksa bir dakikada bir gün geçiverir de durdurmak ne mümkün? Aynı beyazlı heyet odaya yapılacaklar hakkında bilgi vermek üzere bu defa kapıdan olmak üzere tekrar geldiler. Anestezist eksik. Geceden kendine hazırladığı kokteyl fazla gelmiş olacak. Efendime söyleyeyim, Er-Demir bile malzeme yollamış, memlekette demir çelik karaborsa. Heyet ” şunu takacağız, bunu çakacağız, onu değiştireceğiz, öngörülen operasyon süresi 5 – 6 saat kadar olacak” kabilinden bir bilgilendirmeden sonra ” vücudunuzdan da faydalanmayı düşünüyoruz” diye eklediklerinde, kulaklarım Alman Kurdu gibi dikildi. ”Tıpta ayıp olmaz” deyimi neden türemişti? Bir de namus derdine düşmüştüm. Nasıl bir fayda sağlayacaktım? Bir kazanın bedeli bu mu olacaktı? Kurcalamadım. Başa gelen çekilecekti. Mecbur zevk almaya bakacaktım. Kabullendim. Operasyon öncesi yürekli olabilmem için, sonradan adını sordu isem de öğrenemediğim, içeriği ala 2 minik hap yutturdular. On dakika sonra ”kesin lan beni, rendeleyin, helal olsun, kesmezseniz adam değilsiniz” diye ortalıkta konuşuyordum, mamafih ”vücudunuzdan da faydalanacağız” cümlesi aklımda hep ”suffle mode” .

Beklenen an geldi. Çiçekli, böcekli desenlerle bezenmiş gayet janjanlı, kefenin bir üst modelini güç bela giydirdiler. Yataktan sedyeye alınmak daha sonra olacakların konsantresiydi. Onca narkotik malzemeye rağmen acı eşiği fazlasıyla aşılmış, çığlıklarım kahkahaya dönüşmüştü. Batan çıkan iğneler, sondalar falan artık hiç dert değildi. Sedye odadan çıkarılıp, soğuk koridorda meçhule ilerletilirken biri kafama boneyi geçiriverdi.

Otomatik kepenkli bir kapıya geldik. Gri olmak zorunda mıydı bilmiyorum. Yukarıya doğru açıldı. İçeriye girdik. Tampon bir bölgedeydik. Isı hissedilir derecede düşmüştü. Açılan kepenk kapandı ve diğer bölüme açılan bir başka kepenk kalkmaya başladı. O da ardına kadar açıldıktan sonra buz gibi bir salonun havası üzerime çullandı. Ellerimin, kollarımın, omuzlarımın, bacaklarımın acısı yerini bir ürpertiye bıraktı. Yüzleri maskeli insanlar, rutin yalandan bir gülümsemeyle, ”geçmiş olsun, endişe etmeyin” dediler. İşe iyi yanından baktım. Vücudumdan istifade edecek insanların yüzlerini bilmediğimden hatırlamayacaktım. Daha da iyi yanından bakabilmek amaçlı ”O haptan biraz daha var mı?” diye sordum. ”Alasını vereceğiz şimdi, müsterih olunuz” dediler.

Sedyeden bir başka sedyeye, oradan da ameliyat masasına nakledildim. Artık ben de spotların altındaydım ama sahneyi bu şekilde tasavvur etmemiştim. Etrafa bakıyordum. Cihazlara ve aletlere kilitlenmiştim. Ortopedi ameliyathanesi fena arkadaş. Çekiç, testere, murç, spiral, motorlu hızar, bıçak, neşter, tığ, traş makinesi, kesici, delici her şey gözlerimin önündeydi. ”Vay vay vay ”dedim. Endişemi anlamış olacaklar , ”meraklanmayın sakin olun hepsi steril” dediler. ”Teşekkür ederim, yüreğime su serpildi ” dedim. ”Ben de zaten tetanozdan korkuyordum” diye ekledim. Madem her şey steril, zaman kalırsa bir de dövme yaptırtayım bari diye düşünürken serumuma zerk edilen bir sıvıyla daha ne olduğunu anlamadan oradan uzaklaşmışım. Artık grup mu takıldılar, ne şekil karelere malzeme oldum orasını bilemiyorum. Üzerimde zafer işaretiyle selfie bile çekilmiş olabilir ama ne çare? Irak hapishanelerinde Amerikalılar’ın çektiği fotolar aklıma geldi. Denize düştüğümde sarıldığım yılan, engerek miydi, piton muydu artık bilmem.

Tekrar diriltme odasında zembereği boşalmış bir laterna maymunu gibi titreyerek uyandım.  Mumya gibi sarmalanmışım. Evin üç senelik tuvalet kağıdı ihtiyacını neredeyse karşılarım, o derece. Sargılar arasından kablolar, öten cihazlara bağlanmış, ağzımın içi, artık ne soktularsa yaralar şişikler içinde, çamur gibi bir tat. Ciğerler nanay. Bulantı… Şaşkınlık… Uyanmasam iyiydi. Tek kelime ile, rezalet… Zevzeklik etmeye yeltendim, kelimeler kayıp, kafa gidip gelmekte. Yeni dünyaya gelmiş bir su samuru gibi etrafa bakmaktayım. Kendinizi artık doğmuş ve doğacak tüm neticelere, teslim ediyorsunuz. Teslim oldum. Tuş…

Bir müddet sonra yine hareket başladı. Ameliyata itekleyen ekip, tekrar gelip odaya götürmek üzere etrafımda hortum oldular, muhasebede şişen faturanın enerjisiyle fır, fır dönüyorlar. Bildiğiniz karkas et misali elden ele, yataktan sedyeye, sonra direk odaya. Koridorlarda odama doğru götürülürken iyiden iyiye ayıldım. Anestezist damlasına kadar hesaplamış olacak ki gerekmediği yerde hizmet anında son buluyor. İçimden  ”zaten özel hastane, neticede ticarethane. iki damlacık fazla koysalar zarar ederlerdi” diye geçirdim.

Odaya vardık. Yatağın açısından yastığın şekline, tv nin kanalından, perdeye kadar ayarlandı. Damar yolu artık otoban olmuş gelen giden seruma bir şey enjekte ediyor. En son karşı odanın refakatçisinin çocuğu elindeki jelibonu itekliyordu, ablam fark etti de, onun yerine Haribo ile değiştirdi çok şükür.

Yakın dostlar, imkan bulanlar çeşitli illerden gelmişler. Ne ara, nasıl, hangi şekilde inanamadım. Odamı bilmeyenler ise sanıyorum metal dedektörüyle bulmuşlar. Talihime yarı üzgün, nefes alışıma tam sevinçli halde derhal ortam kuruldu. ”Demedik mi biz sana motor şöyle, motor böyle” diye, gayet de beklediğim kelime ve cümlelerle duyulara bir taciz bir tecavüz. ‘İnadına daha kuvvetlisine bineceğim’ dedim. Babamın gözlerinde volkan patladı. 75 yaşındaki adamın ”geçmiş olsun” a gelen motorcu arkadaşların peşine bir verişi var, ortalık toz duman. Protezini alan kaçıyor. Bir tanesi, empati adina bana göstermek için çıkartmış olduğu bacağını aceleden sebep yanlışlıkla orada bırakmış, 3 gün gelip alamadı. Kargaşada bazıları karışmış, koluna başkasının bacağını takanlar var.

Ortalık durulunca bazı sargılar açıldı, aklıma geldi ”vücudundan faydalanacağız” sözü. Vücudumu dinledim, yanan tahriş olan bir yerim yok çok şükür. Lakin beklemediğim yerlerde pansumanlar. Dedim ”o da ne, burası Türkiye, her gün okuyoruz. Kesin kayıtlar karıştı böbrek dalak falan kaptırdık.” Sordum ”neden böyle?”. Dediler ” leğen kemiklerinden omuz yaptık, eskisi tamir olacak gibi değildi”. Vücudumdan sağlanacak faydayı anladım içime su serpildi. Artık 10 bin yıl sonra mezarımı açacak antropoloğun sorunuydum ve ondan çok şey biliyordum. Kıçımdan, baş yapmışlardı. Artık ne uydurursam kıçımdan uyduracaktım. Mazeretim raporlu ve tasdikliydi. Sosyal çevreye karşı avantaj bendeydi. Epikrizi cüzdanımda taşımak tartışma ortamlarında yeterli olacaktı.

”Piercing” cilerin de baş tacıydım. Ellerim, kollarım çivi, vida doluydu. Yolda kalan tüm araçlara somun, pul, bijon tedarik edebilecektim. Mesleki açıdan önüm açılmıştı ve bileğimde titanyum bileziğim vardı. Kanada’ya başvursam oturma iznim ayağıma gelecekti. Ancak mıknatıslı ortamlara da dikkat etmek elzemdi. Yapışıverirdim maazallah.

Çişiniz torbada kucağınızda, gözünüz gibi kolluyorsunuz. Aklıma Latince bir deyiş geldi. ” Bok ile sidik arasından doğarız.” Dolayısıyla bazen sarmaş dolaş olup bir müddet birlikte yaşamak da o derece kötü gelmiyor. Neticede muhteviyat sizin.

Derken hunharca acıkıyor Memet Efendi. Hastane yemeği yemek tatminkar gelmediğinden civarda ne restaurant var ise 313 nolu odaya çalışıyor. En son kokoreç ve sakızlı muhallebi üzerine sade dondurma yerken yakaladı diyetisyen. Ağzım dolu, geviş getirirken içeri dalıverdi. Odadan çıkan çöp dikkatini çekmiş. ”Memet Bey , kusura bakmayın ama siz ne yapıyorsunuz kuzum? Biz sabahtan tüm hanımlar toplanıp, acaba bu akşama ne pişirsek diye düşünüyoruz mu sanıyorsunuz? Burası ortopedi hastanesi. İlaçlar kadar, ne yiyip içeceğiniz de hesaplanıyor ve ona göre bir usul takip ediliyor. Lütfen getirdiklerimizi tüketiniz. Aksi halde iyileşme süreciniz riske girer” diye inceden azarladı. Hak verdim. Patlıcana yumuldum, lakin pipetle emerek hiç denememiştim. Tıkandığında üflüyor, odada uçan sinekleri vurmaya çalışarak mevcut durumu eğlenceye çeviriyordum. 12 gün, ilaçlı, sondalı, serumlu, iğneli, ağrılı, sızılı, endişeli, fizik tedavili, pansuman değiştirmeli, kanlı, terli derken geçti. ”Taburcu oluyorsunuz, kuvvetlisiniz, haftada bir kontrole geleceksiniz, zamanı geldiğinde önce dikişlerinizi alacak, sonra ellerinizdeki çivi ve vidaları çeşitli ameliyatlarla çıkaracağız. 1 – 2 sene içinde gerekenleri yerine getirirseniz normal hayatınıza döneceğinizi umuyoruz” dediler. Ertesi sabah son bir kontrol, alçı ve pansuman değişiminden sonra, refakatçim bavulumuzu toplamaya başladı. Sol el baş parmağım ağrıyordu ve daha önce şikayetimi bildirmiş olmama rağmen her hangi bir işlem yapılmamıştı. Doktoruma sordum. ”Bunun ağrısı ne zaman geçecek?”. ”Neyin” dedi. ” Aha bu başparmağımın” dedim. ”Hımmm tekrar bir röntgen çekelim” buyurdu. Odadan çıktı. 6 dakika geçmedi tekerlekli sandalyeyle hasta bakıcı odaya daldı. Beni aldı röntgen odasına indirdi. Baştan başladık. ”O pozisyonu ver, şöyle kal, böyle dur, ah, uh ”derken eziyet bitti. Geçen ilk tekerlekli sandalyeyi durdurdu,  odama geri bıraktı. 10 dakika sonra doktor geri geldi. ” Memet Bey, parmağımızda ve bileğimizde parçalı bir kırık var, saat 12 den sonra lütfen bir şey yemeyiniz, sabah ameliyata alacağız. Vücudunuzda o kadar çok kırık vardı ki onu unutmuşuz özür dileriz. Ve lakin unutmamış olsaydık bile 6 saat narkoz vermiştik. Üzerine ameliyatı 1 saat daha uzatmaz ve 4 gün sonrasına bırakırdık. Şimdiden geçmiş olsun” dedi ve ben sadece yutkunurken odadan çıktı.

Hastane üzerime çöktü. Ben yine hayatın bana sunduğu kısa çöpü çekmiştim. Daha önceki operasyonların yanında bir hiçti, ancak moral çöküntüsü olarak en dehşetlisiydi. Doktora küfür edemedim. Ellerindeydim. Bir terbiyesizlik etsem ameliyat sonrası burnumdan işiyor olabilirdim. Daha sonra bağırma hakkımı saklı tuttum, gülümserken içimden bir prova yapmayı da ihmal etmedim. Zikir başka, fikir başkaydı, hak verdim boyun eğdim. Ertesi gün olanlar için ameliyatla ve ayılmayla ilgili yukarıdaki paragrafı baştan okuyunuz. Zira nakarat sıkıcı olabilir.  

Tekrar ayılıp da odaya getirildikten sonra ”Ben gidiyorum” dedim. Mümkün olmadığına dair biraz atıştıktan sonra edepsizliğime boyun eğdiler bir kağıt imzalattılar, ”görüşmek üzere” diyecektim, diyemedim. Yastıklar ve pamuklarla bezenmiş arabanın koltuğuna yerleştirdiler. Yumurta gibi çocuktum. Yolda ilk restaurantta durduk. Narkoz üstüne  2 ayran, 1 kola, 1 porsiyon çöp şiş, yarım porsiyon köfte, piyaz, salata suyuna batırılmış pide, çay ve en sonunda bir Camel tüttürüp, kuvvetli ağrı kesiciyi de tok karnına alınca, ardından nefes darlığı teşhisiyle yoldaki ilk devlet hastanesi aciline giriş, hikayemi anlattığım acil doktoruna doğal geldi. Oksijen bağlandı, EKG çekildi biraz kaldım. Tekrar nefes alınca saldılar ve artık evdeydim. Yeğenler ve mahallenin çocukları, ellerinde buz dolabı magnetleriyle bekliyorlar, üzerime yapıştırmak için fırsat kolluyorlardı. Yakında kalıcı olmayan şişleri çivileri çıkarttırmak üzere bir dizi operasyonum daha var. Sonrası, fizik tedavi… Dinlenmekteyim. Artık bir sorun tecelli ederse Muğla sanayi sitesindeki ustalara emanetim. Sabahları portakal suyu zevkim yerini Mobil 1 performance yağına bıraktı. Yaşıyorum!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir