Her sonbaharda böyle olurdu. Kızılca renkte yaprakların yerlere boylu boyunca uzanmasını garip bir duygu ile karşılar, yürürken onlara basmamaya ayrı özen gösterirdi. Dökülen her yaprak onun içinde farklı bir hüzün yaratırdı çünkü. Buna sebep olan şeyin ne olduğunu anlamasa da elem veren bir ayrılığı hatırlatırdı ona. Sonbaharın diğer mevsimlere göre şiirsel anlamı daha fazlaydı. Neredeyse her şair bu mevsim üzerine yazmış, bu mevsim üzerine konuşmuştu. Belli ki sadece kendisini etkilememişti. Sonbahar denilince her insanın söyleyecek bir sözü mutlaka bulunurdu. Bu mevsimi seven de vardı sevmeyen de…

Ama o sevip sevmediğine bir türlü karar veremiyordu. Her gelen baharın kendisine göre güzel tarafları da vardı. Bu, inkar edilemezdi. Yeşilden sarıya kadar tüm tonlara bürünen ağaç yapraklarının süslediği caddelerde yürümek bazen hoş bir duygu oluyordu. Böyle zamanlarda yürümeyi bırakıp bir kenara geçmek ve yanında taşıdığı not defterini açıp birkaç dizelik şiir yazmak istiyordu. Ve fakat her şiir yazma denemesinde karşılaştığı sonuç yine de içini burkuyordu. Çünkü ne yaparsa yapsın, yazdığı şiirler ayrılığı ve özlemi anlatıyor; yalnızlığın, bir insanın başına gelebilecek en korkunç felaket olduğundan dem vuruyordu.

İçinde dolup taşan sözcükler belki de sonbaharda kendilerini açığa vurmak istiyordur, kim bilir!

Ağaç diplerinde sağa sola koşturan sincaplara baktı bir süre. Bazıları, elindeki fındıkları kemiriyordu. Burada sincapları kendi elleri ile besleyen hayvanseverler de vardı… Onları bir süre izledi. Hoşnut andı böylesi anlar. O kadar sevimliydiler ki onları izlemek, dünyanın en güzel manzarasını izlemekten daha güzel geliyordu ona nedense.

Hikayeleri, inançları ve kimlikleri birbirinden farklı yüzlerce insanın arasında dolanıp, rastgele yürüdüğü caddelerde gözüne takılan hep ama hep yerlere dökülen sonbahar yaprakları oluyordu. Ne yaparsa yapsın bu detayı gözardı edemiyordu. Onların yerde böyle hüzünlü yatışı ona derinden bir of çektiriyordu… Neden sonra aklına bir şiir geldi. Çok sevdiği bir şairin, Attila İlhan’ın ‘Adım Sonbahar’ şiiriydi bu. Sesli bir şekilde mırıldanmaya başladı. Zaten yanından geçip gidenler muhtemelen onun bir şiir okuduğunu da anlamayacaklardı;

nasıl iş bu

her yanına çiçek yağmış

erik ağacının

ışık içinde yüzüyor

neresinden baksan

gözlerin kamaşır

 

oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar ”

 

Şiiri bitirdikten sonra bir süre geçmişin günlerini düşündü. Şiirin özellikle son bölümünü severdi. Zira o dizelerde kendisinin anlatıldığını düşünürdü. Şimdi ülkesinden ve sevdiklerinden çok uzakta bir şehirde, kimsenin anlamadığı bu şiirin dizelerini yüksek sesle okuyor ve o son bölümde gözleri doluyordu.

Ve fakat yine de müsterihti. Çünkü inanıyordu ki, dökülen ağaç dalları yeniden yeşillenecek, çiçeklerin ve kuşların renkleri sokakları aydınlatacak, uzaklar bir gün yakın olup ayrılıklar son bulacak ve kimse kimseyi düşüncelerinden dolayı yargılamayacaktı. İnsanlar birbirilerine içten bir gülüşle bakıp, aşka dair şiirler okuyacaktı. Umut, umutsuzluğun önüne geçecek; savaş tamtamların yerini barış şarkıları alacaktı. Bir gün, evet bir gün insanlar ülkelerini terk etmek zorunda kalmayacaktı…

Erhan Sezer

Toronto

— > Ben

— > Çiçekler

— > Savaş Çok Kötü Bir Şey Mümtaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir